15 Aralık 2013 Pazar

Kapaktaki Öfke

Aç sesimi, anlatalım. Bu ağır aksak boşluktan korkuyorsun. Üstelik 'korku' kelimesinin kendisiyle de adı konulamayan ve gözle görülmez bir bağınız var; belli etmeden içten içe yaşanan, dile gelmese de her saniyesi hissedilen ama burnu düşse eğilip almaz bir edayla birliktesiniz. Ciğerinizi biliyor da ses etmiyorsunuz. Olmayan her şeyi gövdesinde biriktirdiğin boşluk yüzünden göz göze geliyorsunuz. Öyle yabancı değiyor ki kimi zaman, sanki o ana kadar yokmuşsun da yeni doğmuşsun, gözlerini ilk kez açmışsın gibi bir hissin ortasında kalıyorsun. Etrafındakiler tanıdık; sesler bildik; tatlar, kokular, renkler, yüzler, kelimeler, hatta bakışlar bile aynı fakat öylesi keskin bir uzaklık ki sanki tek bilinmeyeni sen olan bir dünyanın eşiğinde ayak sürüyorsun. Yaban geliyor sana dünyanın dönüşü. Gözün kararıyor bazen; öyle hiçbir şey olmamış gibi sürüyor ki zaman, neresinde meçhul o ilaç dediklerinden miden bulanıyor. Böylesi pervasız bir şey nasıl sağaltır ki, katiyyen yalan! Hiçbir şeyi umursamadan doğup batmayı sürdüren günden korkuyorsun evet. Defaatle kayıtsızlık sergileyen bu intizam döngüsüne çomak sokulmayan her güneş batımında, hüsrana karışan öfken katlanıyor. Köpürüp köpürüp taşmayan, olsa olsa kapağına sıçrayan öfkenle ne yapacağını bilmiyorsun. Hüsranın zaten kapı bekçisi. Bunca yıl herkes gibi bir yerlerde biriktiğini düşündüğün kendinin hangi parçalarının birleşeceğine akıl sır erdiremiyorsun. Ardına dönüp baktığında duran günler yığınını, parça parça gözünün önüne gelen yaşama belirtilerini nasıl yoğuracağını bilmeyen ellerin var bir tek meydanda, onları da diğer bilmediklerinin temsili olsun diye belki de, nereye koyacağını bilmiyorsun. Özlediğin bir şey olmadığından, sevip sevmeyecek bir şey de bulamıyorsun. Özlem sandıkların yalana çıkıyor, yalan bildiğinde de şüpheyle kıyı buluyorsun böylece. Her biri aynı boyutta ve bomboş odalara bölünmüşsün sanki, hangisinde ne yapıldığını, nereye ne koyulduğunu asla anlayamadan tam ortasında duruyorsun. Bir odada yarım kalan kelimeler diline bürünmek için bekliyor. Diğerinde başka dillerin anlamları sıraya giriyor. En çok sayfa sesleri inliyor başka bir duvar ardından. Kaynayan demin buğusunda rahatlık yapışıyor paçalarına bir yandan. Bir dirhem hareket etmezliğinle hepsini duyup görüyor fakat neye gerçekten kulak verebileceğini kestiremiyorsun. Hepsine yetecek gücün olduğunu başına vura vura haykıran bir dev dikiliyor karşına; biraz çekinceli, biraz hevesli dolup kaplanıyorsun. Kabarıyor göğsün, sanki nefesini tutmuşsun. Derken bir tek yutkunuş boğazında, sönüyorsun. Yüzün gözün aynı hiçliğe bulanıyor, artık onun parçası olurcasına bir kabul dikiliyor ayaklarının üstünde. Sade içinde ürperir gibi titreyen bir yer seziyorsun. Boşluğun kendisi kadar, tehdidi olan bu tek kıpırtıdan da korkuyorsun. Yakandan çekiştirip kimlik diretiyor bugün, biliyorsun. Kıs sesimi, susalım.

(http://www.youtube.com/watch?v=dwBHNIUNKrA)

2 Aralık 2013 Pazartesi

Ağıt

saçlarımda aklar senin hüznünü başım üstünde taşıyor şimdi
yirmi beşim bitiyor
senin belki de on sekizinde biten tüm yaşların yerine
nasıl erişeceğim ben sana
halbuki kim görse sen biliyor beni
gözlerimde seni buluyorum bazen aynada
hele ki gölgeme rastladığımda
bir de dalıp gitmişken zamansız bir yansımada
yürürken mesela
bir ağaca hayran olurken
bir olmayana içlenip de ses etmezken
süpürge tutarken
hele tencereye kaşık vururken
teybe koyup değil ansızın radyoda çalınca severken bir şarkıyı
sesini açıp da nerede bilinmez kendime çekilirken
sonra örtüp kapısını kaybederken hiç yokmuş gibi
neye dertlendiğimi bile unuturken
düşünülmedik sadece kendimi bırakıp
bir türlü karar veremezken
sırtıma bir yelek geçirirken
'güvenme, eksiltir de gider gelen' diye
endişeden iki büklüm olurken küçüğüme
en çok ayaklarım üşürken
eni sonu sana varırken tüm günlerim
elimin değdiği şeyler kendini belli etmeye başlarken
ve her biri aslında senin taklidinken
sesimin her durağı sana dönüşüyorken
tüm mümkün sayıp da itiraz ettiklerim
yüzünde yer eden kabule bürünürken zamanla
ovalarken boynumu, sırtımı
ağrıyan yerlerim bile sana benzerken
senin siman belirirken sözlerimde 
özlemekle ıslanırken keder diye bildiğim
her defasında daha uzağa gidiyor
ve her sabaha biraz daha sen olup başlıyorken
ben nasıl senin kadar güçlü olacağım
nasıl senin gibi güzel kalacağım
yutkunup da sustuklarımla nasıl baş edeceğim
tel tel ağarırken seni anlamak
ben nasıl büyüyeceğim

(https://www.youtube.com/watch?v=B_qmXrd3i2Q)

22 Kasım 2013 Cuma

Kara

kimse değmesin diye kara süründü gözüm bugün
rüyalarda ölmüyor öfke
soğusa ne çare
buram buram yanılgı
bakışımı vurgulu bir neyse'ye açtım bugün
kursakta aynı yılışık küflü koku
yutkundukça bulantı
göğsümde bir irin sıkıntısı bugün

(http://www.youtube.com/watch?v=P-uPcuWVEWE)

20 Kasım 2013 Çarşamba

Varoluşa Minnetli Arz

şimdi önce bunu şiir olarak mı yazdım
ona karar vererek başlamak lazım tabi.
yok hiç sorma güzel kardeşim
hepsi gibi bunun da neye çıkacağını bilmeden zayi etmeye devam.
evvela kendimi farklı hissetmek için mi seni yazıyorum diye
sorgulamamı yaptım da geldim;
şükür ki netice müspet ego savaşında, hele bu bir bilinsin önce.

elbet evlat olsa referans verilmez diyeceğini bildiğimden
niyet de ettim adını bizzat ithafa bulaştırmamaya.
besmele faslı geçildiğine göre
yok kızma, tam da buradan kutsal güzellemelere gömülmeyeceğim.
o kadar çabanın ardından
rezil rüsva kitabına önsöz değil bu harf ahalisinin toplanışı.
ama edebiyat müfredatında
durum öyküsü temsilcisi ilan edileli beri Çehov,
malum gelenektir mekan tasviri.
neyse ki 'yağmurlu ve gri bir öğle sonrası' diye söze girsem
kemikleri sızlayacak bir mürekkep geni yok ecdadımda.
lakin kan bağımdaki yegane muasır medeniyet timsali sayesinde
manzara gotik, konforun pirüpak dinginliği de ekte.
yahut kısaca 'yirmi beşine değmiş parazit serüveni' demek de mümkün..

günde en az üç, en fazla beş adımım
imperial otel'in kapı önü kırmızı halısına değiyor.
düşün öylesi bir kimlik bulantısı!
bir de belediye bahçesinin noel pazarında
sultanahmet ramazanı görüntüsü var ki
neresinden tutsan elinde kalıyor.
e tabi macun yerine şarap türevlerine
gel de kültürel değerlerimiz mavalı oku;
sonra metrosuna parkına hayretli göçmen burukluğuna teğet geç.
velhasıl şu meşhur deve-boyun metaforuna
hatırı sayılır bir dipnot olup düşülecek kıvamda ahvalim.

melankoliyle davam sonlanmamış olsa
zincirleme bir yaprak-sağanak-mazi tamlamasına girişmek vardı şimdi..
gel gör ki hazır şehre en yakışan şarkı da gelmişken Azad elinden,
bu bilmem kaç yüz yıllık sütunlar arasında
akıbeti meçhul bir heves şimdi içimde.
işte, nur topu gibi bir hayalim oldu sayende
ciyak ciyak koynumda bela!
şimdi gümrük memuru tonuna nasıl evireceğiz
kütüğü Bursa'ya kayıtlı bu hadsiz sesi,
onu da de hele!
hangi sınır kapısı bu şanlı diyalektiğin anıtı olmaya muktedir?
(gerçi muktedir ile ideoloji terminolojisine geçtiğime göre
tükenmiş belli ki kelam)

nostaljiden yeni boşanmış tek hayalli dul olarak ne yapılır meçhul
lakin şerh düşülsün istedim işte az şey mi?
istekler rafını gereklerden ayrı bir köşeye çakmaya başlayalı beri
sayende hafifledi sanki yük.
değilse de hamallığım gülümser belki kim bilir...

beyanı net ki hatırlanan bu takvim çentiği
alaylı bir saygı kisvesine denk düşer nazarında.
ee metafizik omurgam da ant içmeye izin vermez, malum..
mâmafih varoluşunun açtığı nefesi
özümden çok sevdim
arz ederim

14 Kasım 2013 Perşembe

Mahcup

izninizle ben bugün biraz haddimi aşacağım beyefendi
malumunuz güzel susarım özümde
lakin böyle şeytan fısıltısı peydah oluyor bazen
affedersiniz
neleri hoş görmediniz ki zaten
ah bu sizin yüce gönüllülüğünüz
kıtalar ötesine gitmesine rağmen keyfim
koskoca beş saatlik
yine de kabul etmekle başladınız
hercai toy ne medcezirler eyledim de vazgeçmediniz
sonra nasıl da asil bir vakurla gömüp uzaklığı
ellerime usuldan bırakıverdiniz
sırtlanıp cenazeyi kazma kürek bellerken ben
ne de derinden kuytu bir çukura çekilip arındınız
ah bu sizin görmüş geçirmişliğinize eremedim beyefendi
affedersiniz
lakin o giderayak bulmacasını yapmasa mıydınız
malum safça biraz tabiatım
yazdığınız o son günün büyüsü masalına pek uyanamadı
halbuki nasıl da haklıydınız
gün ağarınca kalkacak otobüsün akıbetini düşünmezken
bir nefes fazla için söylenen vaat güftenize
yetmedi repertuarım beyefendi
affedersiniz
bir de o çok üzgünlüğünüzü yeni bir kadraja çevirdiniz ya
nedense pek bir dokundu aynılıklar beyefendi
böyle antik görgüleri evrensele baş göz etmeye çalışan bir yanım var
affedersiniz
misal gülümseyişinizi iliştirdiğiniz
o umarsız sevinci almadı niyeyse meşrebim
halbuki kaçmasam üçümüz birden sevinebilirdik değil mi ne güzel
ah bu benim oyunbozanlığım başa bela beyefendi
affedersiniz
bir de yüzüme tükürseniz ses etmez şu bencilliğimi
kendi kendime yazmaya dökmüyor muyum
cüretimden boynum bükük beyefendi
affedersiniz
bir tek an aklınıza düşmediğimden
sansür zahmeti vermeyi zul addettim fikrimce
yetmedi, darbe vakitleri aramaktan sizin bile çekinmediğiniz kimselerle
paylaşım teşebbüsüne de imza attım
ah ne gam güya beyefendi ne gam


(http://www.youtube.com/watch?v=ELhD06IMBAU)

12 Kasım 2013 Salı

Lirik Memur Emeklisi

alın içimdeki şu inat ihtiyarı
sürükleye sürükleye saçlarından çekip götürün
madem eksilmekte ömür
ilmek ilmek nefesimin pervazından sarkıtın gitsin
madem böyle de dağıldı sınırlar
kırılsın şu tekinsizliğin kilidi
çekinmesin girsin ayaz, fırtına neyse
zaten öteden beri göz süzeriz, tutar mayamız
lakin peşi sıra şu bela sıcak da takılıp gelir işte derdim o
günahımı değişmezdim ya ben onun yılışık nüfuzuna
ne edelim demek kaide böyle
madem ıslanıyorsun kuruyacaksın da bir zaman
aksi, yağmur edebiyatında gişe memurluğu
yıkın şimdi güvence sanıp tepemde yükselttiğim tüm saçakları 
yüzde 'yine mi patates' ifadesine sebep olup
esasında limon tadı veren
şefin tavsiyesi şu geçmiş tablasını da dökün
griyi sevdim, kabul
birbirine bulansın istedim akla kara
ikrar vermişiz bir kere madem
hakikat kadar seçilemez karışalım istedim
lakin kafi
çekin üstümden boca edilen siyah mirasını
gölgemde yıkanmasın gelip geçen
kıdem tazminatı da hiçe sayılır nasılsa
çıkarın içimdeki merhamet emeklisini
sitemkar bakışlar, cefa yorgunu baş eğişler bileyen budalalılığıyla
kof hakkaniyet beklentisinin göbek bağını kesip atın
hele şu güzelleme sevdası yok mu
esas çıbanın başı hani kör kütük temize çıkaran
nush, tekdir, kötek nafile, ne olsa uslanmaz
verin fermanını, sehpada sabır tükendi
nasıl hasıl oldu da esir etti
bu dehlize makul vatandaşlık hala sır
sanık makamına Yeşilçam'ı koyma kolaylığına gitmek yakışmaz
ama olur mu olur şüphelerine mukabil
Adnan Şenses icrasıyla 'Senede Bir Gün'ü +18 ilan edin
melankoli pençesini özveriyle atar çünkü
gereklerle de diş geçirir
sonrası puslu kollarında köhne hayıflanmalar lirizmi
atın işte zihnimde yuva yapmış tekrarları
öyle çok ses istif ki
kalmayan manalarını kazıp eklemekten bitti ben denen
öyle ki istek formlarının tamamı kayıp bürosu sorumluluğunda
gerek mezarlığına bereket ediyor seslerim ölerek
dilek şart kipinin dalgasında salınır oldu dilim
hayal desem kullanma klavuzu arayacak
sökün şu küf kokulu köklerimi
rengim yürüsün yirmi beşin meydanına

(http://www.youtube.com/watch?v=g_vxHBFn3b4)

7 Kasım 2013 Perşembe

Dem Sokağı

Bir gün olsa ki yeniden başımın üstünde salınsa göğün kaygısızlığı. Yorgun caddeleri gecenin sakinliğinde dinlenirken izlesem. Günün değdiği mahmur kıpırdanışlarını duysam titreyen elleriyle dalların. Serin bir havayla yıkansa paklansa yüzümü okşayıp da geçen rüzgarın kokusu. Hayretleri, pişman şaşkınlıkları bir köşe başında bırakıp karışıverse adımlarım yeni sokağın asfaltına. Burada artık sözlerin kıymeti teslim edilse tek tek. Her birinin vücut buluşuyla tanışsam...

Belirir belirmez ben, 'Vefa' gelse kucaklasa ilk, ezelden biriz bilinir. Gözlerinin beklentisiz elasına vurulsam. Omuzuma dokunsa derisi altından belirgin damarlarıyla yaprak gibi incecik uzanan ellerinin sıcağıyla. Konuşmasak, ezberimiz okunsa tüm yoklukları sarılmış zamanlarımızdan.

Hemen ileride 'Emek' görünse, biraz yorgun, biraz yorgunluğundan kızgın, küskün, en çok haksızlığına isyankar başı inatla dimdik. Tok sesinin vurgularında buğulu bir sis dalgalanır gibi, dudaklarının kenarına memnuniyetini takındığı belli belirsiz saklı gülümseyişiyle "merhaba" dese yalnızca. Sözle var olmayı sevmez bilinir, sade o kapı aralayan selamıyla dumanlı tonu süzülse her yana.

Bir kenar kuytuda 'Güven'e denk gelsem, kamburu altından bakışlarının kör edici beyazı vursa yüzüme. Heba edilişinin hesabını sorsa sinirden çatallanan haykırışlarla. Kir pas içinde renkleri, kıvrımları, çizgileri seçilmez bedeninde yalnız gözünün akında toplanmış olan öfke saçılıp dökülse, dağılsa dört koldan, değdiği duvarları pencereleri paramparça etse. Sırtını iki büklüm edip çöreklenen, o irin döşeklerindeki lanetin uykusunu darmadağın etse de doğrulsa, ayaklansa.

Sokak yarılsa orta yerinden, bir kapı önünde beklerken bulsam kendimi. 'Tahayyül' biraz inat, çokça sır bir uzun boy. Her bir ayrıntısında kaybolmak istenen duruluk. En çok onu beklesem, yamacında bir eşik için. Nazını sevsem, özgünlüğünü sevsem, sevsem de ses edemesem. Netameli mesafe duvarlarımız ardındaki benzerliğimizle gönlüne girsem.

Ortalık dingin yatağına akmışken, eski ahşap bir masanın ardında, içe sinmez hor görülmüşlüğüne kadeh kaldıran 'Saygı'ya rastlasam. El ayak çekilince, çamurlu ağızlarda çiğnenen kıymetine içiyor olsa her bu vakit. Derin çizgilere ev sahibi derisi, yan yana iki gömü halinde çukurlaşmış bezgin gözleriyle kesilse yalnız. Ne dillere düştüğünü görüp de sitemden başka durağı olamayışına, usul bir şarap kekresi bastırsa. "Bir ruhsatı olsa şu kahrolası adımın, usandım tanışsız sahteliklerin katığı olmaktan" dese de dert yanıp tesellime sığınıp uyusa, unutmaya yolcu.

Ceplerimde büzüşmüş parmaklarım, seher esintisine teşne tenim, gecenin gölgesini koynuna alan vaktin kanıma işleyen muzır ürpertisiyle yürümenin solgun tadına varırken o çıksa karşıma: 'Tevafuk'! Hep olduğu gibi aniden, bin anlam yüklü, çiğ düşmüş çiçekler taç olmuş saçları arasında, heyecandan kör kütük deli, umudun adı bilinmeyen uslanmaz sevgilisi. Parıltı cenneti göz bebeklerinde, hangisini seçeceğini bilemez heves şımarığı kelimeler dilinin kayganlığında sarmaş dolaş, baştan aşağı vahiy giyinip de düşse yolumun tesciline.

Bir gün olsa ki sarsam onarsam kelimeleri, iyi etsem yeniden. Yürüsem...

30 Ekim 2013 Çarşamba

İki Nokta

Canım,

Mektubunun "gidene.." ithafı yanına üç nokta yakışmazdı elbet, ucu bucağı olmayan belirsizlikler kuşanmasın için. Tek nokta ise hiç olmazdı, tüm belkilere sırtı dönük durduğundan. O iki nokta var ya işte şurada, yanı başımda duruyor; aynen kelimenin ardına koyduğun gibi. Bu bir kelime ve ardı sıra gelen iki nokta benim özetim şu an. Öyle güzel, öyle hafiften dokundu ki harflerin beklendiklerini bilir gibi, sağ ol.

En son ne zaman, ne yazdığımı yani ne halde olduğumu hatırlamak için baktım da senin biraz nefes olsun diye suskunluğunla taçlandırdığın o yalnızlık çukurunun çok daha dibine hatta sanırım gömüsüne dek ulaşacak zamanlar geçti, senden sonra. Anladım ki her "Bu son eşikti" dediğimde daha da derine giden bir sınır ispatı gibi geçti şu son iki sene. Her şeyle baş edebilirdim de yanılgının böylesi, kendimden böylesi şüphe duyma görmedim ben. Hani insan ağlamamak için kendini tuttuğunda ya da istese de ağlayamadığında boğazında garip bir yutkunamama olur ya oydu; donup kalmış, kaskatı kesilmiş. "İki gün gömülü kaldım; sonrası başka bir ben" diyebilmeyi isterdim ama değil. Dönüşüm bu kadar keskin olabilse keşke, olsa olsa derim başka bir kabuğa kesmiştir herhalde. Sözün özü "Bak sonra çok canın yanar" durağı var ya ömrün, tam da oradan bir yerlerden yazıyorum sana bu satırları. Nasıl da yılların esiri oluyor insanın algısı!

Burada günler tam da bu ruh emekliliğine uygun gidiyor. Dediğin gibi bu yabancılığımdan, bu ıraklığımdan bir şeyler eksilecek diye ödüm kopuyor benim de. Yabancılık dediğime de bakma aslında her yerde tanıdık sesler var; istesen de yabancı olamıyorsun bir yandan. Ama bazen de sokaklarda bağlama sesi inleterek yürümek zevkin en büyüğü oluyor. Şu ara hiç dönmek istemiyorum, ama burada olmakla, bir yere gitmekle, bir yerde kalmakla, başka bir yere dönmekle açıklanabilir bir hal değil demek istediğim, hiçbir yeri kastediyorum. Öteye de gitmek istemiyorum yani. Hayatımın bundan sonrası şu tramvay arası iki durakta gidip gelse ve bir arka sokağı hiç merak etmesem mümkün mü hiç diye düşünüyorum. Şu ara gayet makul bile görünüyor gözüme. Mücadelenin, var olmanın ve bir iz olarak manalı seneler birikintisi olup göçmenin kıymetini tadamıyorum. Özlüyor musun, diye sor misal: Hayır. Hem de net bir hayır. Kimseyi, hiçbir yeri, hiçbir zamanı aramıyor içim; tek bir kalıntı yok üzerine bir yol inşa edilebilecek. Hani filmlerde olur ya gerçi belki hayatta olduğu için filmlerde de taklit ediliyordur; hevesli, heyecanlı fırtına zamanının ardından bir limana çekilinir. Denizin Ardı Özgürlük şiirini okur ya mesela Ahmet Kaya, tutkunun sözlük karşılığıdır sanki; ama şiir bittikten sonraki müzik yok mudur hani, dingin bir huzurun ferahlamasıdır adeta. Ben hep o ezgiyi es geçerek dinlerim şiiri, hiçbir zaman sevemedim. Öylesi bir enginliğin ardından gelen durağan nağmeler bana aksine kaybedişi ya da hiçe çıkmayı çağrıştırıyor nedense, belki biraz da o tarif edemediğim boşluğu. Şimdi de aynı bu hikayeyi hissediyorum işte dört bir yanımda. Böylesi antik bir senaryo için doğru bir ömür değil benimki diye düşünmüştüm hep. Şu ara bu bir nevi büyüklenme miydi acaba diye düşünüyorum. Hiçbir fark olmayacak ömrünün güzergahında, boşuna kanma başkalığını deyip de göz boyayanlara, diyorum kendime. Ama öyleyse bile, erken değil mi liman vakti için diye şüpheye düşüyorum bu kez. İçimin tam orta yerinde bir direk çakılsın, onun etrafında dönsün hayatım istiyorum. Sormuşsun ya, hayretlerim yok özetle canım, heveslerim yok, hayallerim.. (İki noktanın tam da yeri!) Öyle dümdüz bir çizgiye tâbi ki şu harflere dokunan ben, kendime bile şaşmıyor, yalnız şaşmayışıma alışıyorum. 

Yine güz tadındayım anlayacağın. Benim gibi sözün çevresinde dönüp dolanmak yerine nasıl da güzel özetlemişsin; evet en sevdiğim mevsime bir adım kala, uykuma uyanışıma yeni bir anlam getirsin diye pencere ardında bekliyorum. Gülten Akın okuyunca aklına gelişim, nerelerde neleri bıraktığımı bilmediğim tüm bu alışılmış mana ve inanç yoksunluğumu gidermeye yeter mi dersin, şu yüzümde açtığın sevinç aralığı kadar?

Ben ise seni nasıl anıyorum burada biliyor musun? Yürürken yolun bisikletler için ayrılmış bölümüne bakıyor oluyorum sebepsizce, tüy gibi hafif ve sessiz bir geçiş olunca hemen yanımdan aklıma düşüyorsun hep. Seni, konuştuğumuz onca şeyden bu en kolay ve en görünür olanını gerçekleştirmiş halde düşünürsem, diğer her şey de mümkün kılınacakmış gibi sanki.. Bir de çoğunlukla sabah uyandığımda, bazen de bir dükkan vitrininde, bir araba camında karşılaştığım kendimde gözümün takılı kaldığı ve her defasında bir yenisini fark ettiğim saçımdaki beyazlarda geliyorsun aklıma. Hatırlar mısın bilmem, pek severdim senin beyazlarını. Şimdi keşfettiğim her beyazda garip ama buruk bir gülümseme peydah oluyor yüzümde. Ne vesile ama değil mi, aklarım kadar aklımdasın nereden baksan...

Bunca söz ne içindi de neyi anlatabildi bilmem ya, senin o tek kelimenin ardındaki iki noktanın peşi sıra döküldü saçıldı işte önüne. En nihayetinde bunca harfi zayi edebildiğime göre iyiyimdir ben, dert etme. Esas seni merak ediyorum, anlat ne olur bol iki noktaları da alıp yanına uzun uzun anlat. Bekliyorum... (Üç nokta kasıtlı)

23 Ekim 2013 Çarşamba

Gazel

geçtim mührü manasız kapılardan
aklımın zindanlarını kazıdım
uzattığım inancın boylu boyunca
kestim de geldim saçlarımı
sinmesin için yas kekresi
kabir toprağımı düzledim
kuruyup sararan yaprağın yeşiline hürmeten
yürüsün diye yarın
söktüm tüm öldüklerimi
şimdi güven
biraz akrep biraz yelkovan
peşi sıra yol düvel
sebatını kolluyor
duruya kavuştu sularım
suskunluğuna birikiyor


20 Ekim 2013 Pazar

Aksi Kırmızı

Düşler alemini saklı tuttuğum defterimin arasından yırtılmış bir gazete parçası düştü yere. Onunla belirdi Türkü. Kimseler bilmesin diye alelacele kaçırdığım o gazete ilanında gizli ben, ona giden yolun eşiğinde olduğumu anlamak için gözlerindeki o tuhaf ışıltıya dokunmalıymışım demek.

Üstündeki kırmızı, yüzünün hevesli tebessümünü taşıyordu sanki ve fark etmese de heyecanını emmesi için sarıyordu bedenini. Sakındığım hayallerin ortadan ikiye katlanıp defter arası edilmiş gizi okunuyordu bakışlarında. İlk o gün, şehrin uzak evlatlığına doğru başımı yasladığım cama sızdı Türkü. Kapattığım gözlerim yansımasına açıldı. O camdaki aksi kadar olacaktı oysa kaderi, anlamadı. 

İçimde bir yerlerde biriktirdiğim manasız tüm boşluklara sızdı. Yönümü dönmediğim her insan karmaşasını temize çıkardı. Bende bir ben olmayan buldu ki birlikte inandık ona. Kendinden bir yer açtı içimde, onunla şekil aldı. Aklımın, sezgilerimin kenar köşesinde ayrıca bir kapı olup açıldı. Yıllarca ne işe yarayacağını bilmeden koyduğum noktalardan siluetimizi çiziverdi duvarlara.

Sesimin üstünde incecik bir tül gibi salındı sus vakitleri. "Sen anlat" dedi, "Sessizliğimdeki coşkuyu tut nefesinde, al dilimin ücrasındaki kendini, anlat bana." Varlığı kelimelerin ardında kaybolmuş şeffaf bir dünyaydı. Sözün beden giyinmiş haliydi de sanki ellerinin çırpınışı, göz kapaklarının istemsiz hareketi, alnındaki belirgin iz, kaşlarının kavisi, dik tutamadığı boynu birer harf sırtlanıp konuşuyordu. Gözlerinde sesli harf cümleleri kuruluyordu. Tenindeki utangaç arzu havaya karışıp soluğuma doluyordu. Berraklığına halel gelmesin için gürüldemeyen bir su yatağına davetti Türkü. Çocukken damağın alıştığı tatlar kadar katıksız bir adres. Yaşamın yenileri ve çokluklarına karşı unutulmuş bir kavmin inadını sürüyordu uzaklığıyla. Yolların engininde iflah etmeye çalışıyordu topraksızlığını. Halbuki yağdığım bereket, nimeti olup yoksunluk baldıranını söküyordu.

O cama yansıyan yüzüne katınca yüzümü, bir kitap kapağında ışıdı, karşıma dikildi aksimiz. Söylemedim adını. "Bulduğunda, biz alfabesinde okunacağız birbirimizden" dedim. Usul ve duraksız bir makamdı Türkü, ahengine yazılmış bilinmeyen bir dil kayganlığı olup boylu boyunca sardım, sarıldım. Derin uykuların tüy kadar hafif huzur kokusunu duydum koynunda. Yırtılmış bir gazete parçası düştü yere, uyandım. "Hayat kitaplardaki, türkülerdeki değil." dökülüp saçılınca sayfadan zemine, başımı dayadığım camdan yüzüme baktım; aksim kadardı kaderim, anlamadım. Çaresiz bir pişmanlığı taşıyordu üstümdeki kırmızı.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Seher

yıpranan derisini atarmış zaman
yoksa bu enfes mavi nereye çıkar gözlerinden açılan
tamir değil içimde ayaklanan aşikar
taze bir uyanışın kokusu bu cihana yayılan
kentin eğri büğrü topraksızlığına güz sağanağı bastıran
ezanın seher ayazı tenin derinine sokulan
demek zaman bile sıyırırmış kabuğunu sırtından
yırtıp eskinin rahmini dirilirmiş nefes
uzaklığıma yetişmeyi bilse ah uykuya saklı şu sinsi sıcak
yıllarım küçülmeye teşne sesinin çatalında

(http://www.youtube.com/watch?v=XSZkbg9SCqA)

16 Eylül 2013 Pazartesi

Kıymete Arıza İkazı

Sahiplenmek kimyamda yetim. Ama keskin bir özveriyle adanmak tam ölçü! Alerji yapıyor sanılıp kesilen tüm kavak ağaçlarının intikamı niyetine, göstermelik bağlılıklara bağışıklık kazanmıyor bedenim. Tüketim kültürü, endüstriyel üretim, diye bilimsel referanslara sırtı dayamak da makbul; lakin her şeyden önce eşyanın tabiatı desek kâfi. Yahut Freud yamacında ilerlersek, çocukluğumun lunapark sevmez garipliği de olabilir sebep. O vaat yüklü yer hep aldanışın ve kofun temsilini canlandıragelmiştir zihnimde. Şimdi hala ne ki güncel, ne ki (adında meymenetin zerresi bulunmayan) popüler ise işte o ışıltılı, allı pullu ve açık seçik cazibe kusan gürültü yumağını çağrıştırır bana. Yetmezmiş gibi tam aksi olana kör bir sığınış da olası. Öyle ki kazara devrim olsa, Kavgam'dan cümlelerin altını çizip Hitler alıntıları mı yapacağım acaba diye korkmuyor değilim zaman zaman.

İvmesi hızla artıp daha büyük hızla inene dair yüzüme yerleşen tatminsiz burun kıvırmadan ve içimde hatırı sayılır bir derebeylik kurmuş öfkeden endişem büyük. Bir çeşit azınlık sevdasına tutulmuş kalmıştır belki gönlüm. Yahut "Zambaklar en ıssız yerlerde açar"a hasım bir ayrıcalık arzusu belki bilincimin zemin altı katlarındaki. Lakin ya kibir üstüne kurulu bir kimlik inşasıysa, nice olur hal-i ahval? Hâşâ ey beni bilmezim! Kibirden yer yök korusun cemi cümleyi. Lakin ruhumu layık-ı veçhile virüsü sarmış olması muhtemel. Yoksa misal kelimelere kurban olurken sakınmak da nesi! İsyana hayal büyütürken seçme ve yerleştirmeye tabi tutma isteği ne cüret! Fakat kıymet derler adına ey beni bilmezim, kıymet! Tüm derdim tasam ona zeval gelmesin. Nasıl ki gizli bir dil gibi sessiz ve gururla saklayanları olsun istiyorsam Hasanım Ali'nin, büyüsü açık edilmeden korunsun istiyorsam Namjoo, Prometheus ateşi kadar kutsal kalsın istiyorsam Neşet Baba, hele benliğimin varoluşuna çentik atmış kadınlığın abidesi Füruğ, kaderin tekrarına iman ettiren özgünlüğüyle Tomris Uyar, vicdan ve yalnızlıktan örülü kalesiyle Aslı Erdoğan, hangi evrenin bilgeliğinden koparıldığı asaleti kadar sır Şule Gürbüz, birer ayet olup kalsınlar dimağda da dilin kaygan zeminine dahi düşmesin kudretleri istiyorsam; nedir bunun hikmeti? Kıskançlık belki.. Kim bilir belki de imtiyaz küstahlığı. En derinde sevilen, bakmayı bilmezler kapsamı dahil bilinir olunca, gözümde tüm feri sönüp de canı teninden çekilmiş bir soğukluğa dönüşüyorsa; nerededir irin?

Kıymet diyorum ey beni bilmezim kıymet! Çoğu bünyede hazmedilmiyor hani, ondan kaçırıyorum. Fakat yanlış anlaşılmasın, entelektüel bir zırva yok kökümde dalımda. Bütünüyle dogmatik obsesyon. Yani bu gibi bazı muhafaza eğilimlerim, telif gerektirmeyen anonim nimetlere de oluyor. Misal iğde kolonyası, boca edilen gösteriş timsali parfüm adetiyle zayi olmasın; yedi cihanın anahtarı misyonunda gizemini sonsuza taşısın istiyorum. Yahut bulgur pilavı öyle her yerde bulunmasın; net sınıfsal aidiyettir, o kadar ki onsuz devrim bizim değildir! Misal uzaya vizesiz ve aktarmasız uçuş süresiz kelepir bile olsa, otobüs can, tren canandır; dünya mirasları listesine alınsın istiyorum. Kurşun kalem ile saman kağıdı ikilisi mesela, bizzat aşk ve savaş sebebi. Binaenaleyh kaynağı meçhul maraz yuvası işte, daha neler neler ikamette. Fark etmedikleriniz özenle sarıp sarmalanır. Iskartaya ayırdıklarınız baş tacı edilir. Kıymet diyorum ey beni bilmezim kıymet! Erdeminde ezilme tehlikesiyle yaklaşmayınız.

(http://www.youtube.com/watch?v=W8abhQ6gGdc)

15 Eylül 2013 Pazar

Bir Pencerelik Kelime

Günlerden mutluluğa kaç arşın mesafede olduğu kestirilemeyen takviminin sıradaki yaprağındayız. Durgun, donuk ve altındakilere aldırmaz bir gök renginin başına buyruk diyarındayız. Erken vakit uyanıyor, gözlerimizi nereye açtığımızı anlayana dek anlamsızca bakınıyoruz, alnımız üstünde değil de gri aydınlık sızıntılı bulutlar arasındaymış kadar yüksek tavana doğru. Doğrulup tüm bir ömrün ifadesi saydığımız pencereye yöneliyor ilk adımımız. Ardından bakabildiğin bir pencerenin mevcudiyeti önemlidir, hem şeffaf hem de düşe fırsat tanıyacak bir aralık yaratan... Zira aidiyet ya da azad olma onunla kimlik bulur. Şimdi ayaklarımızın dibinde boyumuzu ikiye katlayan şu koca çerçeve, kısa, devrik ve seslerinin çok ötesinde bir dize gibi sır.

Esaslı bir anlamı var payımıza düşen camın. Burada, yani yolun her şeye aynı benzerlikte ve eşit yakınlıkta olduğu hayatın bu işaretlenmemiş noktasında, daha önce geçmiş miydik diye defalarca dönüp durduğumuz ve her yanı tanıdık görünüp hiçbir yanı hatırlanmayan bu tarifsiz adreste, ardında durduğumuz geniş bir pervaz ayrıldı adımıza. Perdelerini yaslıyoruz her iki kenarına ve işte günümüz aydınlıkla buluşuyor. Ne köhne sokak, ne tek tük ayak izleri, ne rüzgarı açık eden ağaç gölgesi, ne göz göze duran sandalyeleriyle bir balkon, ne kurumuş tarla, ne kullanılmayan arsa, ne karaltısıyla boğan bir bina, ne gürültüsü müptela eden tren geçidi, ne türlü gelip gideniyle bir dükkan, ne rengarenkliğinin sesi duyulan okul, ne usul usul akan nehir, ne kiri pasıyla müsemma çöp arabası, ne mis kokulu ıhlamur bahçesi yok odamızın dünyaya açılan gözünde. Işığımız apartman boşluğundan doluyor. Nirengisi kayıp bir ömür için nasıl da hoş bir metafor... Milyon yıllık evrenin tekrarına işaret edip avuntu olacak bir karşı pencere bile değil enginliğimiz, boşluğu sınırlayan bir duvar.

Açıp her iki kanadını birden, gecenin kekreleşmiş havasını boşluğun oksijeniyle takas ediyoruz. Günümüz boşluğun içinden yeni serin nefesler çekiyor ciğerlerine. Yıkanan yüzümüzün aynadaki aksi berraklaşmasa da seviyoruz her sabah yenileriyle tanıştığımız şakaklarımıza düşen akları. Herhangi bir hissin temsilcisi olacak tek bir kelimenin yansımasını bulma isteğiyle daha bir dikkat kesiliyoruz aynaya ve kırık bir affın tebessümüyle uzaklaşıyoruz. Sonrası bir ekmek, bir su.

Bazen üstümüze kalın bir fermuar çekip, kulağımıza uzağın seslerini misafir ederek uzun merdivenlerden iniyoruz, penceremizin bakmadığı dünyaya doğru. Yüzeyine görüntümüzün değdiği her yerde hep o bir kelimeyi arıyoruz. İster acı, ister memnuniyet, ister mutsuzluk, ister keyif, ister keder, ister neşe, ister hüzün, ister özgürlük, ister yalnızlık, ister özlem, ister nefret, ister gurur, istek pişmanlık... Bir tek kelime. İçimiz, harflerin cenneti ve cehennemini bekleyen mezarların sükunetinde. Yalnız iki sesin yan yana gelişi için aranıyor ruhumuz. Bir tek 'AH' misal, üzgünlüğün kalesini dikmeye yeter. Yahut tek bir 'SU' aman dileyip ayaklandırır mücadeleyi. Lakin bedenimizin hiçbir toprağında duyguya tekabül eden kelime kutsallığından iz yok. Harflerin kabristanında dua eden yarı yas yarı ümit gibi gözlerimizin altındaki belirginleşmemiş çizgiler, alnımızdaki kıvrımsız duruş, dudaklarımızı ne aşağı ne yukarı bükmeyen yerleşik kabul. Böyle tekdüze bir resmi geçit şeklinde dolaşıyoruz sokaklarda.

Geçmişe saygısından parlayan, her daim bayram arifesi paklığında, durmadan kendine özgü makamıyla eşliği zor bir ezgi mırıldanan, evrenin hızına sırtını dönmek için vefasının asaletinden başka bir şeye ihtiyaç duymayan sakin bir masal perisi dokumuş sanki adımladığımız kenti. Yabancı değiliz birbirimize. Oysa herkes hiç olmadığı kadar el bir diğerine. Kaybolmayız bu şehirde belli, kapılmayız da akışına. Bazı mayalar tutar ya birbirini, sade öyle. Her bir sütununu, kenar köşesini koruyup kollayan özen, nasıl uzak düşebilir ki paramparça edilmiş özverimize? Lakin yolun sonunda simamıza bir kelime nakşedebilir mi, bilinmez.

Kağıdın tükenmez sevdalısıyla birkaç kelam edip dünyayla münasebetimizi kafi bir virgül ardında bırakıyoruz. Omuzlarımıza bir de yorgun çöküklük ekleyip geri dönüyoruz. Daha bir yavaş çıkıyoruz uzun merdivenleri. Varıp boşluğu hapseden duvarımızın resmine, karanlığını örtüyoruz yeniden iki yanından. Akşama erişince, ardında ne olmasını umduğumuzu düşünerek o pencereyi düşlüyoruz. Bir kelime düşse düşlerimizin bir yerine, camın ardı sonsuzla dolacak biliyoruz. Yalnızca bir kelime... Bizi ayırıp ben yapacak, seziyoruz. Geceye itimat ederek bir güne daha kapanıyor gözlerimiz. Bugünü de birlikte kaybediyoruz biz, aynalara yansımayan ben ve aksim.


14 Eylül 2013 Cumartesi

Ismarlama Atıf

Saatlere, senelere bölerek hükmetmeye yeltendiği yetmezmiş gibi, zamanı yer değiştirmekle yeni bir sıfıra ayarlama acizliğini de aşamadı insan soyu. Üstelik nesilde Erasmus adlı zat-ı muhteremi, manzara farz edilen bilumum ağaç-su birikintileri, kaza tutanağı formunda çeşitli trafik ışığı-yol-araç kompozisyonları, orantı yoksunu kadrajdan tarihi yapı esintileri ve elbet kebapçı görüntülemenin hazzına dayanan milliyetçilik çeşidimiz temasıyla sözüm ona bir kültür-sanat fotoğrafçılığı zanneden zihniyet hakim. Bunları duysa insan aklına dair hala nikbin olabilir mi sevgili Locke bilmem... Gerçi şu durumda karanlığa iman, ondan önce Erasmus beyefendinin hakkı olurdu ama neyleyim atıf bu defa özel istek üzerine!

Sözün özü, yine elde bavul geldik bir uzağa. Pencereler, mesailer, havadisler halinde hayatın bulunamayan rayını demirden dövüyoruz da denebilir. Gitmeye övgü, hangi eğitim-öğretim müfredatında heba edilmekten kurtuldu da kendi kendimize anarşiklik kitabında yazılıyor meçhul. Neylersin genetik yatkınlık malum severiz otogarları, hele ki istasyonları... Cam kenarı diye bir mertebe var serde, hep ondan işte bu biletli yersiz yurtsuzluk. Yani Locke ile ilerlemecilik noktasında da buluşamıyoruz. Zaten biz kendisi ve şu sıralar başına bir de 'neo' eklenerek 'şahtı şahbaz oldu' tabirine enfes bir örnek teşkil eden liberalizmiyle bırak buluşmayı şöyle bir alıcı gözüyle bile bakışmayışımız neticesinde elhamdülillah terennüm ediyoruz bir nevi.

Velhasıl kimsenin aklına eremiyor, nerede bilinmez kendimizinki peşinde böyle yolu kaderle kesiştirmek için gidiyoruz da gidiyoruz. Mekan değişince, zamanı da değiştiririz sanıyoruz hala içten içe, evrilmeyen kimi genlerden mütevellit. Hatta bazı yerde ileri geri bile alabiliyoruz güneşin doğuşuna paralel. Ki dilim dilim kesilmiş kıvrımlı bir nehir imgesi neyse, kolumuza oyuncak ettiğimiz zaman da öylesi nafile. Yaşam sürüyoruz işte azizim yer yer sürülmek, yer yer sürünmek dahil...

(http://www.youtube.com/watch?v=aGIFjb2c0hY)

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Telifi Haksa 'İtirazım Var'

Başka bir dünya yazabilmek istiyorum. Şöyle esaslı ve hatta cesaret edecek olursam kalıcı bir tebessüme sebep kelimelerim olsun istiyorum. Düşümde bile tükenen o 'başka bir ihtimali' harflerle işlemek istiyorum tek tek. Kuruttuğunuz bu iklime gürül gürül bir sağanak istiyorum. Öyle ki pastoral bir hevesle süsleyip püslemek bile yok içimde. En yalın, en net, hiç sakınmasız ve güzellemeden, doğrudan söyleyeyim ve bir bir kaybolsun istiyorum tüm dikenleriniz.

‘‘Nereden başlayayım bilmem’’ derken, miladın tam da kelimeler olduğu gürlüyor gökten. Evet batacak bu dünya için ilk olarak rahatsız olduğunuz kelimelerime özgürlük istiyorum. Sahiplendiğiniz, hak gördüğünüz tüm müdahale cüretinizden tiksiniyorum, kayda geçsin! Asla üstüme giyemediğim bu bencillik, yerin bin kat dibinde antik bir muamma olsun istiyorum. Her bir tutunamayan çaresizliği temalı dertlenmenin “önce kendini düşün” nasihatiyle noktalanmasından nefret ediyorum, silinsin!

Sıra mecburiyet kisvesindeki etiketlere gelsin ve sonsuza dek üstü çizilsin istiyorum. Sabah uyanıp güneşi görmeden bindiğiniz o iş servislerinin komedisinde eğlenen tek seyirci ben olmak istemiyorum, farkındalık enjekte edilsin! Sahte asansör selamlaşmalarınızda içinizden geçenleri alnınıza yansıtan projektörler icat edilsin istiyorum. Topuklu sesiyle inşa ettiğiniz kaçak kat özgüveninden, makyajın akma ihtimaliyle cilasız görünme endişenizden, hele ki eğreti gülümseyişiniz üzerindeki tazelenmiş rujunuzdan iki perdelik trajedi çıkarıyorum, prömiyeri yapılsın! Müdürünüzden, genel müdürünüzden, ekip yöneticinizden, şefinizden, grup liderinizden ve nice güdülme makamlarınızdan nefret ediyorum. Zil çalınca bahçeye koşturan ilkokul çocukları edasıyla çıktığınız öğle yemeklerinin afili isimleriyle pahası artırılan sağlıklı-hafif salatalarından ve aynı anda yükselen o garip çatal-bıçak ahenksizliğinin kulağıma fısıldadığı kapitalizm marşından nefret ediyorum, susturulsun! İki abuk sabuk laf kırıntısıyla birbirinize uyguladığınız haset ile rekabetten, kıyas yoluyla kazandığınız beş yaş ve altı övgülerden, üstten bakmalardan, aşağı görmelerden, halbuki aslında daha aşağısı asla olmayan o zavallı hallerinizden nefret ediyorum, budansın! Ne işe yaradığını bilmeden ölen günün sonunda, caka satacak egoyu üzerinden temin ettiğiniz garson ile kapıcının kutsal emeği kadar başınıza kayalar hücum etsin istiyorum. Kartvizitlerle yürüyen namınızın gölgesinde kalan insani ehliyetinize ikinci bir emre kadar el konulsun istiyorum, hükümsüz addedilsin!

Kazanın daha derininde, katmerlenenler kaynasın istiyorum. Dünyanın tüm sahteliğine karşı duruyor gibi görünüp ondan daha riyakar olmayı başaran yetenek abideleri, tüm rollerinizden nefret ediyorum. Dizelerini kullandığınız her şair, nokta nokta harf harf hesap sorsun da yalandan müebbet alın istiyorum. Kaçındığınızı söylediğiniz gerçeklikten bihaber oluşunuzda boğulun istiyorum. İki bira arası şikayet ettiğiniz bilinçsizliğin tam da göbeğinde yuva yapmış rahatlığınızdan iğreniyorum. İdeolojik zırvaları beğeni aracı olarak pazarlarken, kirayı denkleştirme derdiyle, annenin emeklilik taksitlerini ödeme sorumluluğuyla tanışın istiyorum.

Daha da beter bir üst versiyonda, tamamıyla temize çekilmiş bir yalnızlık içinden konuşarak film karesi tüccarlığı yapanlar, millimeterin otuz beş yerinden kopsun istiyorum. Saatlerce konuşup, satır satır suskunluklarda bölüştüğünüz entelektüel ve saf paylaşım masalını, tek bir kopça eşiğinde ıskartaya ayırmanızdan tiksiniyorum. Tüm klişelerden azade bir hayal büyüttüğünüzü söylerken en temel içgüdü çukurunda debelenmenize acil şifa talep ediyorum. Feminist kisveyi yalnız hesapsız vakitler için bürünürken, otobüse bırakıp arkadaştan kıskanan, yoldan ve zamandan usanan kolaycı gelenekselliğinizden nefret ediyorum, gömülsün! Koşulsuz ve daimi sevgi tatmak isterken, muhtaçlığını ve kısıtlayıcılığını hissetmediğinizde yaşadığınız eksik erillikten iğreniyorum. Düzenden bağımsız olduğu vaadiyle gelip hayasızlık armağan eden, ardından da hiçbir şey yokmuş gibi uygun adım hayatın kortejine katılanların kökü kazınsın istiyorum. Her defasında eşsiz ve sonsuzmuş gibi davrandığınız tüm tekrarlarınızdan ve her birinde bir öncekinin yoksunluğunu tamamlayışınızdan nefret ediyorum. En özel ve en heyecanlıyı bekliyor görünüp, sesli harfleri uzatarak telaffuz etme eblehliğine, iki dekolteye ve çok da sorgulayıp kafa yormayan bir kabule kanaat eden feodalizminize derin bir heyelan musallat olsun istiyorum. Sahte roman sevdalarınızdan, üretim gözüyle baktığınız maceraperest maskenizden tiksiniyorum. Hayatının merkezine hükmetmediğinizi anlayınca incinen gururunuz ile sözde tükenen mücadele gücünüz ve sahiplenme isteyip adanmışlıktan şikayet eden kendini bilmezliğiniz karantinaya alınsın istiyorum. Ve evet bunun yanında durup onsuz yapamayan, habersiz sokağa çıkmayan, arta kalan zamanlarda eş dostla yine sade onu konuşan, kolunun altında-elinin yapışığında koruma ve statü garantileyen 'bayan'lardan nefret ediyorum.  Yetmeyip mahkumiyetini bir evin temizlik ve danteliyle, iki çocuk yapmanın garantörlüğüyle, üç adım halay ve dört çeyrek altınla tamam eden aymazlık tükensin istiyorum, şerh düşülsün!

Kazanın en kara dibinde kurtuluşu en zor 'kendi' ve onu var eden tüm toplumsallık yer ile yeksan olsun istiyorum. Kendine ait her güzel anın felekten çalıntı sıfatında olması hasebiyle duyulan huzursuzluktan nefret ediyorum. Yalnız kendine ayrılmış bir zamanın burnundan fitil fitil getiren ertesinden, ve o anlar içinde sonrasını düşünmemek için harcanan çabadan tiksiniyorum. Kırk yılda bir ruhun gediklerine merhem edilen birkaç sazlı söze verilen parayla, anneye alınabilecek iş kolaylaştırıcı mutfak aletinin yahut kardeşe lazım yeni ayakkabının içe çöreklenmesi batsın istiyorum. Zihne ilmek ilmek işlenmiş sorumluluktan ve sökülemez dikiş izlerinden nefret ediyorum. İki kadehle dünyaya sitemli bir had bildiren keyfin vicdan azabına dönüşen turnusol etkisinden nefret ediyorum, ziftle boyansın! 

Süregelen ve asla değişmeyen tüm 'düzen' mavralarından nefret ediyorum. Yük olmanın bizzat adı paradan tiksiniyor olduğum kadar muhtaç oluşum yakılsın istiyorum. Bütün bu serzenişleri paraya dönüştürüp daha farklı renkler eşliğinde meze yapanlardan nefret ediyorum. 

Ne kadar değerli ve farklı olduğumu tekrarladıktan hemen sonra dünyaya ayak uydurmak gerektiğinin söylenmesinden nefret ediyorum. Dünyanın bunu haklı çıkaran her adi örneği, sağlamasız kalsın istiyorum. “Biraz normal” olursam bu kadar zor yaşamayacağımı duymaktan nefret ediyorum. 'Normal'den zaten bizatihi nefret ediyorum, tüm temelleri çökertilsin! “Nerede kaldı böylesi” ile “Onlar eskidenmiş” ikilisi tedavülden kaldırılsın istiyorum. Tüm bencil ve bayağı zırvaların birleştirilip vitrine sunulduğu bu devrin moda bünyelerinden nefret ediyorum. Hele ki öğüt formatının sol anahtarı “Millet neler yaşıyor” dilden aforoz edilsin istiyorum. Günah keçisi 'zaman' recm edilsin; ona göre ilkel bulunan her erdeme taç giyme töreniyle hakları teslim edilsin istiyorum. Şu ilahi ilahi diye afyon niyetine bekletilen adalet, bir zahmet yerinden kalksın da şöyle sağlamından bir tufan çıkarsın istiyorum. Çok değil işte hepi topu, daima öylece duruyor bilinmenin eksilttikleri geri verilsin istiyorum.

Başka bir dünya için, bu bir emek iade bildirisidir!

4 Ağustos 2013 Pazar

Çember Küfeliği

Hayatın ve insanların devinimi-dönüşümü ile koşulların ve dönemin tüm bu içinde bulunduğumuz deveran üzerindeki belirleyiciliği herkesin mutabık olduğu bir gerçeklik. Her birimiz, biricik olduğunu sandığımız olaylarla tüm duyguların ve hayatların tekrarını yaşıyoruz milyonlarca yıldır. Buna rağmen yine de bu sayfada izler karalıyor olmak ne denli akıl kârı bilinmez fakat alınan her nefes bir sebebin işareti ise sade yazıyor olmak da abese dokunmuyor olsa gerek. İşte tam da böyle söz etmekten dahi imtina eden bu bir avuçluğumuzdan bahsetmek esas ihtiyaç. Ey bugünün arada kalanları! Şimdi satırlar hitap alanını belirleyemeyecekse de ait olamamanın panoramasını sunmak üzere amade.

Hikayemiz bir varmış, hep de var olacakmış diye sınıfsal bir kabulle başlar. “Oku, kendini kurtar” öğüdünün soba cısından önce öğretildiği bir çocukluktur ilk adım. Bilinen ve görülen en keskin sevgi ifadesi çalışkanlıktır ki her pekiyi başarıdan önce emeğin karşılığıdır ailenin hayat mücadelesine. Gösterişsiz, övgüsüz, takdirsiz ve hatta sessiz bir onaydan ibaret tebessüm, muğlak bir tercümeyle memnuniyet olarak benimsenir. Böyle başlar mutlu olmanın yegane yolunu, mutlu etmekte bulma özverisi. Akşam eve elinde torbalarla gelen yorgun babaya duyulan mahcup saygı ve hürmetin toplamı kadar olur sevginin çevresi çapı. Tüm duygularının tabanına hepi topu şefkat olarak tanımlanabilecek bir adanmışlık gelir yerleşir. Geleneksel orta-alt sınıf kültürel kodları bünyeye köklerini salıp, kısmetse garantili bir gelecekle hayata sıkı sıkıya tutunmayı bekler. İşte buraya kadar her şey normal seyrinde, yüzyıllardır biçilen role uygun bir akışta gayet kontrol altındadır. Eğer ki düzlemden şaşmaz, yerini yurdunu, sınıfını konumunu verilmediği kadar bilmeye yahut olduğu gibi kabul ederek rahatını muhafazaya yönelirsen; makul ve makbul olanın dingin yatağında sıradaki eşikler bellidir: İsmiyle gururlanılan okullar, sabit gelirli-güvenceli ve statü basamakları yukarıya doğru eğimli bir kariyer yolu, boy ve ücret mukabilinden eş kabulü görecek dünya evi ortaklığı... ÖSS’nin sunduğu kumarla kitaptan kağıda yazdıkların diploma olur eline gelir, KPSS’nin tanıdığı ayrıcalıkla vatana hizmet 9-5 arası vakit törpüsüyle maaş olur hesabına gelir; düğün tantanasıyla çeyiz-perde telaşının ardından evle arabanın kredi taksitleri, derken kızla oğlanın dershane masrafları hizası şaşmaz bir saadet silsilesiyle önüne gelir de ömür niyetine uzanır.

Gelgelelim o ilk çocukluk adımının ardından akıl rahat durmaz da kurcalarsa varlığın girdaplarını, arafın eşiğine gelinmiş; şu meşhur "kendin içindeyken kafan dışındaysa" makamlı çember hikayesinin küfeliğine girilmiş demektir. Zira kendinden önce etrafındakilerin bugünü ve hatta yarını tasasıyla yaşayan tasarruf insanları için düşünce ne kadar genişlerse genişlesin o en antik haldeki 'kurtulma' misyonu değiş(e)mez. Sınıf bu yüzden geçişsizdir. İsmiyle böbürlenilen okulların, verilen kitapların, anlatılan tarihin, sunulan koşulların ve yaşandığı söylenen gerçeklerin çatlaklarından bir kez sızdı mı ruhun kalıpsızlığı, oraya mıhlanır aidiyetsizliğin mihenk taşı. Kabuğu kırılmış makul vatandaşlığın kisvesi kafanın dışında kalmıştır. Etrafındaki yarışın bir parçası halinde allı pullu sertifikalı kendini sunum stratejileri, brüt gelirli geleceğe tapu halinde caka alışverişi, profil fotoğraflı-kartvizitli kimlik beyanatlarıyla beğeniye açık pozisyonlar ağır gelir Kafka dönüşümlerinin gölgesine.

İşte buraya kadar her şey bir nevi yön değiştirme gibi görünse de öyle basit bir sapmayla yeni bir yol tutturmaya da girişilemez. Zira o diğer tarafın bugününü belirleyen ilk adım kökleriyle de hemhal olunamaz. Sözün özü davul dengini bulma umudunu çoktan kaybeder de ayrı makamların telinde dövünür de durur. Düşüncede verili tüm kalıpların alaşağı edildiği o ideal dünyanın sağlam bir neferi olunsa da yaşamda benzerlerinin işgal ettiği yerde bir boşluk bulunamaz; bulunsa da ya küçük gelir sığılamaz ya büyük gelir doldurulamaz. Misal eril tahakküm lanetine karşı canla başla mücadele verilir lakin evden ırak hava kararmalarında gelen “Gecikme!” temalı telefonların vicdan azabından kaçılamaz. Misal yumruğu havada sloganlarla hayat bulunur da ardından gelen içki sofralarının meşrebi genişliğine el olunur. Varoluşun yalnız kendinden mütevellit özgürlüğü yazılır dilden gönle, lakin bir el tutmanın yamacındaki yabancılaşmadan kurtulunamaz. Emeğin manalı bir üretime dönüştüğünü görecek işlerde bulunmak istenir, lakin ya kâfi dereceli malum yabancı lisanda ezelden gelen noksanlık ya da iki gün sonrasının sıfatsızlığı önüne taş olup da konulur.

Gönül rahatlığıyla mutlu hissedeceği yerde isimsizlik ve yarınsızlıkla tehdit edilir; herkes gibi bir yer kazandığı yerde kendiliksizliğiyle huzursuz edilir. Ne kafası rahat bir entelektüel şaşaaya kapılabilir, ne de hayatı rahat bir gözü kapalılığa boyun eğebilir. Bu yüzden ne birinin hem çocuklarının anası hem yanında gezdirilmesi mümkün üstelik çalıştığı halde milföyden börek de yapabilen müstakbel zevcesi, ne de diğerinin hesapsız sorgusuz toplum klişelerinden azade özgür kifayetli sevgilisi olabilir. Velhasıl hem düşüncedeki özgürlüğün, hem yaşantıdaki gelenekselliğin kıskacında ikametsizliğe mahkum kalınır. Ne bir plazanın ara katlarında maaşının yarısını verdiği kostümleri ve fönlü saçlarıyla salınan bir toplantı salonu simgesi, ne bir dağın ardında kamp ateşinin anlık gailesizi, ne bir devlet dairesinin sanal iskambil kağıtlarındaki itaatkâr, ne de hayalin bizatihi olarak sonu bilinmez hevesçisi olunabilir.

Aidiyetsizliğin kanunu işte böyle böyle yazılmış olur. Karafaki denen o güzelim kelimeye eşlik eden beyazlıkla işte böyle böyle tanış olunur. Adın da yerin de kime-neye hitap ettiğin de meçhul bellenir. Nihayetinde olsa olsa adressiz kalınır da ancak şu malum ya içinde ya dışında çemberin dolaylarında küfelik bir kimliğe kanaat edilir.

2 Ağustos 2013 Cuma

Üveylik ve Ümid-i Mahfuz

Aziz dostum merhaba,

Şimdi bu afili hitap da nereden çıktı diyeceksin, haklısın. Ama daha önce kullanmamış olmamız geleceğe bir gelenek olarak aktarılmasında da engel teşkil etmemeli değil mi? Böyle eski zaman heveslerim var bilirsin, bu sesleniş de bir yenisi olsun kabul buyurursan.

Kurak  ve kimliği tehdit altında bir yaz gecesi yazıyorum sana bu satırları. Kim bilir ne koşullar altında, kim bilir hangi yıldızın yakınında erişecek kelimelerim, bilinmez. Böylesi muğlak bir edebi girizgâhın sebebi oldukça sıradan aslında, malum bu saat farkı mevzusuna yaban kalmaktan kurtulamadım. Bu durumu da zamanla bitmek bilmeyen savaşıma bağlayabilirim elbet, hatta epey de elverişli bir efkâr zemini yaratmış olurum lâkin yeterince hâkimsin bu uyumsuz vakit hezeyanlarıma o yüzden hiç yer işgal etmiş olmayayım şimdi.

Burada bıraktıkların varlığını korumaya devam ediyor, hepimiz gibi kimi zaman azalarak kimi zaman çoğalarak. Sen de farkındasın değil mi nasıl da usuldan bir sızıntı, bir çatlak halinde dâhil oluveriyoruz yaşama ve en bilinmez yanlarına? Yazıyorum çünkü başka yol bulamıyorum başımın içinde nükseden ıssız nöbetlere. Bu sıralar üzerime çöken çok büyük bir geçkinlik hissiyle baş etmeye çalışıyorum. Bu cümlenin ardından kendini alamadan gülümsediğini görür gibiyim. Evet yine haklısın şimdi "Hangi ara emeklilik günlerinden sıyrılabildin ki" diye iç geçirerek başını iki yana sallarken. Malum ki geçkinlik benim beş yaşımdan beri büyüyen kamburum fakat bu sıralar yoruluyorum belimi büken bu aşırı hürmetkâr özürden be canım... Ne yapmalı? Temelde hep bu soruyla geliyorum aslında sana değil mi? Yıllardır her kapını çalışımda şekil değiştirmişse de hep aynı dert hasıl oluyor: Zamana üvey evlatlığım… En eskiye doğru gitmeye çalıştığımda, gömünün dibinde hatırımda kalan "Protest müzik diye kategorize ettikleri de neymiş" diyerek peşinde koşturduğum o beton bahçe zamanı galiba. O gündü belki de miladı; sen o ayaküstü cevabı vermesen belki ben de şimdi sülalesi rahat bir neslin taşıyıcısı olma yolundaydım. ‘Huylu huyundan’ adlı eseri alaylı bir dudak bükmeyle tatbik ediyorsundur şu an, yine haklısın. Zaman geni bozuk bir bünyeyi yine zamanın en nostalji köşesindeki en kuytu detayla başka bir hayat ihtimaline evirmeye çalışmak başlı başına bir maraz değil mi sanki? Dönemin o fiyakalı tarzıyla kendini belirtme uğraşındaki yaşıtlarımızdan derviş edasında ama esasında bir hakir görmeye denk düşen mesafeyle ayrı durmak vatansızlığın kalesi mi oldu dersin? Şimdi de "Kim bu alışveriş sevdalıları, cover da ne demek" diye dolanıyorum mesela etrafta. Nerede hani değişmeyen tek şeyin kendisi değişim?

Aklımın dolambaçları arasında bir yer bulamayan her yadırgama halinde, fonetiğini sevip anlamının sırrına erişemediğim 'algoritma' masasını kurmak üzere acil çağrılar ediyorum kilometre hesabını bile yapamadığım yerlere. Uzaklığının en işlevsel yanı bu olsa gerek. Kim bilir belki hep yanı başımda olsan bu kadar içimde olmayabilirdin. Ben yakını çürütmeye meyilli bir maya barındırıyorum, bunu da bilirsin ve yazının başından beri en derin ve düşünceli tebessümü de şimdi sıradaki noktanın ardından bir es olarak verirsin eminim. Zaman gibi bir diğer belalım da yol oldu, oluyor, olacak ömrün güzergahına bakıldığında. ‘Birbirini daha da uzağa heveslendirmeye meyilli ilginç bir ikiliyiz’ demiştin ya bir keresinde, aldım o nurlu kelimelerini henüz Farsi harflerle yazmayı başarıp uhrevi bir hava katamasam da dimağımın kutsal sözler duvarına astım. Kısmetse alfabeye hâkimiyetim arttığında hat sanatıyla da süsleyip dünyanın kim bilir neresindeki rengini belirleyemediğim odamın aidiyetsizliğine taşıyacağım. Tam da buradaki hüzün geçişi bana bile ağır geldi, şu an yüzünde bulutlu bir iklim hüküm sürmüş ise hor görme, hakkıdır.

Ne vakit mesafemi biraz yakına çekmeye meyletsem işler kördüğümlere bileniyor canım kardeşim nasıl belirleyeceğiz bu sınırları? Ortadoğu haritası gibiyim, kimler hangi kavilleşmeyle çekmiş dikenli telleri bugün bile belli değil. Belki bu yüzden uzak yolların ve zamanların adresi olup sınıyorumdur tüm dünyayı. Belki bu yüzden hiç denk gelmeyen şehirler ile ülkelere ve günler ile yıllara rağmen hep aynı yerinde kendim gibi büyüyen sen, en derinde saklısındır. Tevazu yüklü bir bakış yerleşti şimdi gözlerine, bilirim. Sen de görürsün ki dinler beşiği, etnisiteler deryası diye methiyeler düzülen ama zulmün pervasızlığına layık görülen koca bir Ortadoğu vahasıyım sanki ben. Bu yüzden mi dönüp dolaşıp orada buluyorum acaba kendimi diye bilinçaltı saçakları ardına hiç girmeyeyim şimdi değil mi? Lâkin tükenmiyor adaletsizliğin ve vefasızlığın ebedi yoldaşlığına isyanım neyleyim! Direttikçe direten, bir süre sonra ağlamaktan yorulup uyuyan ama o hınç dolu asık surattan da asla vazgeçmeyen, vicdan azabının vücut bulmuş haliyle bakan çocuklara benziyorum. Şükür ki hiç ihtiyarlamayan bir yer de varmış bak ruhumun yanında yöresinde. Şimdi bundan duyduğum nafile fakat gururlu sevinci paylaşsam, nasıl bir ifade olur yüzünde onu çıkaramadı zihnimin arşivi.

Ne diyeyim şimdi ben sana, bu harfleri niye zayi ettim de kağıdın kalemin başına çöreklendim bilmiyorum. Canım çok yanıyor bazen, belki ondandır. Herkesten, her şeyden. Ama en çok kendimden. Yanılgılarımdan. Aldanışlarımdan. Ve bitmek tükenmek bilmez tekrarlayışlarımdan. İnsan doğası diye bir şey olduğunu ve kurt denen o garip mahluka benzediğini söyleyen saygıdeğer Hobbes, tez savunmasını üzerimizde sürdürmekten vazgeçse artık, olmaz mı? Belli ki hesaba katmadığı bir soy var işte böyle daimi olarak hata verdiğimize göre… Yeniden elden geçirilsin şu 'ezilenlerin antropolojisi' dosyası. Yoksa yani ötekiliğin yasası her an sağlamaya mı tâbi tutulacak, nedir?

Hiçbir söze, hiçbir siteme dahi lüzum kalmayacak kadar boşa çıkıyor ya bazen emek bildiklerin, o zaman bu koskoca evren, hatta meçhul bile olsa ötekisi de bir çöp torbasına sığıveriyor. Büzüşüyor ellerinde her iki kainat, öyle ki kokusundan tiksiniyorsun. Ağzını bağlayıp kapı dışarı etmek de kâr etmiyor maalesef kurtulmak için, koca bir mezbele diyarının leş yüküyle oturup öylece bakakaldığın ellerine de yabancılaşıyorsun. Derken deva niyetine ‘Tutup kendinin ellerinden bir gül ver’ diyen o en derinindeki sesi duyuyor, umutsuzluğunun içinde kendinden bile sakındığın o ıtırlı bahçeye göz ucuyla bakıp yoklama almaya çalışıyorsun. Sonra da sessizliğe dayanamayıp işte böyle yazıyorsun:
268?
Burada!

21 Haziran 2013 Cuma

Dua

Gözlerini kapattı kadın. Usulca sol yanına doğru döndü. Başı, tavana zuhur eden dışarının aydınlığına takıldığından bedeninin meyli yarım kaldı. Uykuya dua kardeşliği yakıştırdığı dingin gecelerden biriydi. Öyle ezbere sıralanıyordu ki kelimeler zihninde, gittiğine inandığı yerde etkili olamadıklarından emindi artık. Gözlerini diktiği tavandaki hüzmeler arasına yerleştirmeye çalıştı harfleri ve sırtlandıkları niyetleri. Nasıl olurdu yıllanmış bir sitemin güzergahı? Kadın, dumanın gökyüzü boşluğunda kayboluşu kadar görkemli bir tükenişe de değil, yalnızca bir sigara bulutunun havaya karışmasına karşılık gelecek nisyanı kabullenemeyeli bir ömür değişmişti. Saçını toplayışı, kırmızı beresi, renkli küpeleri, gülümsemekten çekinmeyen yüzü, üst kilidini her seferinde açamadığı kapısı, rehberindeki isimler yeniydi. Gözlerini yeniden kapattı. Tüm yenilerini birer kare yapıp fotoğraf askısında kurumaya bıraktı. Yatağın sıkıntılı rahatında, yönünü duanın bilinmez yoluna çevirdi. Tekrardan yorgun düşen yakarışlarını, ruhunun en örselenmiş yerinden çıkardı ve sordu: "Güvenin cinayetine neden göz yumdun? Katlin panzehri, pişmanlığın sefaletini görmekse, şimdi bunu dilenmek için kapadığım gözlerim yine yalnız bunu görmek için açılır, tecellisi hak değil de nedir?" Derinleşen soluğunu yutkundu. Köpüğü alınmış deniz eyledi hüznünü. Bir uykuluk yer açtı öfkeyle hasım kederine. Ve yakınlarda olduğu sezilen tanrıya yolcu ettiği gamın gölgesinde uykuyu ağırlamaya koyuldu kadın. Duanın ulağı tavandaki parıltı, dört bir yana dağılıp gecenin içinde kayboldu.

(http://www.youtube.com/watch?v=DdSBq4pXsWU)

15 Haziran 2013 Cumartesi

Veda

Bilinmeyen dil sınıfı, meyveli sayfalarında yazın olan kitap, büküm açıklayıcısı mamoste, Unkapanı karşısı otobüs durağı, yolu şehirlerarasına taşıyan 83O, saklanan Everest Roman Yarışması ilanı, Kâfirun suresi, hatır yareni defterler, düşlerde gerçekler-gerçeklerde düşler, rengder 'düşeyazar', sinopsis, Marquez ile Yaprak Dökümü'nün tarihi, Hivron konseri büyüsü, şarkı çevirisindeki heyecan, gerçek misin dokunuşu, Rigor Mortis, gofretle yürünen yurt yolu, birer çay, Ahmet Arif Suskun'u, pirizli konut arayışı, Hayyam ile Saki'yi buluşturan Zahit mikrofonu, zemin katta çalması beklenen telefon, fabrikaya giden 399C, Spor Tesisi durağına getiren cesaret, Foucault okuyan liseli günlerin, gece çorbası, kola sevdalısı abi ile roman karakteri dostları, küçük el kamerasının hikmeti, kurutma makinelerinin gürültüsü, 'zigara' telaffuzlu mülteci Olric, emeğin samimiyeti üstüne günün ilk ışığına düşen börekli kahvaltı, yazı tahtası ardına hayranlık gizleyen ben, uykusuzluğun ters giden otobüsü, Eminönü meydanı, şaşkın teşekkür sözcükleri, İki Düş Arası Beklenti, 'gözlerin yeryüzüdür' vurgunu, arkadaşın anlatıldığı sınav kağıdındaki ben, Haco Pullo, Kahva Davudo, Diyarbakırlı olmayan Menderes Abi, Keça Peri, museyle iç konuşmalar, Galata'dan İstiklal'e kamera koşturmacası, Haydarpaşa kaçak çekimi, yük vagonları, üstü çiçekli defterin devir teslimi, vapurda büyüyen bablisok nefessizliği, saat dişlileri, iskelenin kalp atışı, tez onlusu bekleyişi, Mephisto buluşması, Alper Kamu hediyesi, Mangal Keyfi, fanzinde inşaat alanı harfler, kajunun temsili, ağaç yapraklı defter, Beyoğlu'ndan Dolmabahçe'ye çiseleyen yağmur deliliği, yeryüzüne çıplak dokunan 'Bir Sana Bir De Bana' ile 'Kimseye Anlatmadım' sarhoşluğu, tezli spas, Barbaros yokuşuna bakan parkın yeşil utancı, ilk kısanın hayalden tercümesini yapana atfedilen yalancı sanat yönetmenliği, güneşten hep kaçılan saatler, Beyazıt yollarında kaybolunan Qumrike'li masal, sus vakti bankı, köpeklerin ikaz misyonu, 93T'de çınlayan 'aşığım' fısıltısı, Fındıkzade üst geçidi, Kemalistolar, Samatya ikinci baharı, sakız falının otuz saniyeye sığdırılan itirafı, Balat'ın yakışıklı sokakları, kutsal şeftali suyu, 'Göğe Bakma Durağı' timsali yazar evi, Kırmızı Mektep'in büyüleyen esrarı, Eyüp Kütüphanesi kasetlerinde dolaşan parmaklarım, 36ES'in emekçi taşıyan vakitlerinde dinlenen şarkılar, Sultanahmet beaklavası, süs havuzunda yıkanan eller, göğe bakmanın afili ismi Grande ile dondurması, patlıcan mavisi yoksa Türkçe'nin eksikliği, deftere gizlice yazılan güneşle kavgalı yürek, 'karanlık dünyada İstanbul'u nasıl yaratırız' sorusu, yan gövdesine yaslanıp tahsis edilsin istenen vapurlar, Lusnika mabedi, Cemal Süreya üç noktaları, Kundera'nın Şaka'sına rastlanan Galata köprü altı, Film Arası Cafe, imge turları, Ortaköy Fırını'nın ucuzluğu, salçalı ekmek ile nehir kenarı memlekete dair bekletilen aht, Uykuların Doğusu, en çok beyazı sevilen yazmalar, seyrek görülüp hayran olunan sürmeler, dalgasında tanrılar bulunan saçlar, 36T'nin erken gelişleri, 'yazın insan neden mısır yer' açmazı, rüzgarın makamında anlaşan yangın yeri gözler, Yeşilçam Sineması, Farsi ezgilerle Mobtala, Kadıköy'ün tüm pilavcıları, mavi-siyah uyumsuzluğundaki koltukları ve çocukluğa götüren merdivenleriyle Tarık Zafer, kulaklık kerametinde Kosmos seyri, yeni sinopsise hazırlık olarak aranan küt saçlı kız, Çengelköy'de aşkın omuz hizası, Aksa şahitliğinde balık mucizesi, otobüs penceresinden atılan kitap, Agapia şarabı, içten içe yalnızlık dilenilen Engin Abi, sabahul xeyr vakti çalan kapı zili, eski tanıdık Aram Cafe'ye emanet edilen sırt çantası, deniz fenerinde duran dünya, Mona Roza, sevdalanacağı Zeynep'i bekleyenlerin soyundan dost evi, yutkunulamayan nefesin sıcaklığı, gelmeyen E-10, Yunan ilminde vuku bulan 'Beni Yak' kaderi, Colemerg dağları diyarında tandır ekmeğinin eli belindeliği, boynundan öpülen özlem, Emirgan tonlamasında muziplik, Balkan Lokantası, Anadoluhisarı'nda minaresiz camii, çikolata paylaşımlı deniz seferi, parça parça verilip sahibini bulan meçhulün şiiri, Fındıkzade PTT bekleyişleri, tehlikeli olmamak için tutunulan tramvay direkleri, Muhafızlar Durağı, Başım Dönüyor İkimizden, açılmayan apartman kapısı ve Kozluklu abi, tenin hanımeli kokusu, Mecidiyeköy ayrılışları, günce tutan ses kayıtlarının ölümsüzlüğü, Boğaziçi köprü altında 'Gitme!' çığlığı, Erkan Oğur sesiyle Abbasağa Parkı'nın vuslat ayini, Simit Sarayları, kurşun kalem devrimi, Nazım Hikmet'te kaçak öğrencilik tatbiki, kaybolan cüzdan, Yabulcista'ya kesilen bilet, anarşizmi beceremeyen turnike deneyleri, Ticaret Hukuku'nun Ergun Hoca efsanesine düşen yüzümün gölgesi, Ay batıran kayalıklar, Radio Tarifa kelimesizliği, duvarlara yazı yazma isteğinde büyüyen başka bir dünya hayali, Büyükada'nın tatlı konuşan pederi, Hacı yolu, dilimden dökülen 'Ben Armenak' dizesinin karşılığı soluksuzluk, Üsküdar iftar çadırı, Pendik bulgur pilavı, tuvalet kağıdına yazılmış destan, mısırının sevildiği anlaşılan pizza, pasaklının bulaşıkla imtihanı, Z6 karşısında peçeteye yazılı sözlerle beklenen okul koridoru, aşkın çatıları dövdüğü yağmurlu-dolulu Mikail ortaklığı, Esenler Otogarı, Mavi Sakal bulunan Ada Kitabevi, Kadıköy'ün Diyarbakırlı bakkalı ile yol tarif eden bozkırlı büfeci teyzesi, Moda sandalyelerinde karşılanan seher, kimseye açılmayan ruhun perdeleri, şekersiz ve sigarasız tutku, Haydarpaşa'nın asırlık vedası, şişe mektuplar, uyku öncesi sessizliğe konuşan özlemin nefes alıp vermekte bulduğu efsundar cevap, Rüyanda Görsen İnanma, jiyana nu umudu, kapı önü seslenişleri, hengameler, gece yarısı beş dakikaları, şiir hatları vapuru, Hollywood filmine götüren E'nin duası, berabermiş gibi izlenen Bir Zamanlar Anadolu'da, mutfakta sayıklanan-rüyada bağırılan ismim, el feneriyle okunan Bedri Rahmi şiirleri, hurmalı şişemektup kargosu, sabır erdemine yaraşan kum saati, atın vuruluşunda mıhlanan Pera Sineması, parmaklarla konuşan alfabe, duvarından atlanan cennet provası camii, bin yıllık renklerin yazmasına sarılı saman kağıtlı mektuplar, sokak bağlamacısıyla yumuşayıp ufo sıcağına teslim olan hasret, 'düşüncenden utan' bakışı, Süreyya Operası, en çok örtbas edilen kıskançlık, Olcay'lı film rezaletinin eğlencesi, tüm bilinmezlerini soyunan bir geçmişin paylaşılan yükü, Galata Kulesi'nde şehrin en görkemli duvarlarına dayanan uzaklığa direniş, servis vedasında varlığın anlamı 'kervan' güzellemesi, başkentin varoş ayazında aranan bordo bere, kasap ziyaretleri, Haşimato çıkmazı, Kanlıca yoğurduna düşen gözyaşı, patlatılamayan mısır, karşılıklı içilemeyen rakı, Burgazada'nın fısıldanan vazgeçiş türküsü, gelmeye niyetli gitmeye yazgılı kar beyazında bilinemeyen ayrılık, her daim tabiatla işbirliği yapan tesadüf tanrıçasının önderliğinde ömrün yirmi ikisine değen ilk güven ve aldanış ile her anın ortağı Heja...
Şimdi nerelerde eskiyor, kimlerle nasıl siliniyor, hangi devirde hapsedilip yok oluyor bilinmez. Heybe yalnız yüklenmeye ağır artık. Eksik kalanları dahil her an, izlerine kör bakan bu şehrin, zamanın ve failin boynuna...

(http://www.youtube.com/watch?v=17pQak_azXI)

31 Mayıs 2013 Cuma

Kart Uykusu

Uyku... Derin ve ücra bir uyku bu, içinde yaşanıldığı farz edilen... Yaşam ki dokuyla var olan, lakin artık perdeler de değil televizyon camları ardından seyredilen... Çakra açma yöntemleri, uzmanından sorumluluk sahibi çocuk yetiştirme egzersizleri, patlıcan oturtma börek kapatma tarifleri, teknoloji ekranlarında boşalıp oyunlaşan zihinler, biraz su biraz yem. İman; hiç ses, yok hareket...

Eline tutuşturulmuş zırvaları ezberleyip bir başka kağıda yaz ver, önce mezun sonra muvaffak ol. Sabah takımını giymiş halde kartını okutup huzura çık, masanda boşluğun adı ol. Öğle yemeği kartını okut, efendilerini tanı, neye hizmet ettiğin ve neye yaradığın sorularına yedi kat el ol. Akşam trafiğinden başka dert dolanmasın kendine mensup kafanda. Andımızı okumakla başlayıp zil sesiyle bitirdiğin günlerin devam versiyonuyla asli görevini icra etmenin haklı amaçsızlığını tut elinden, paçalarından akan gereksizliğini de sürükleyerek dön evine. Taksitlerini hangi kart daha çok bölüyorsa ona bölün. Yarınki kostümünü yontulma performansınla eş düzeyli belirle, as kapının arkasına. Yığının başı kumda manasızlığının kazandırdığı parayla bağla gözlerini. Havasızlık çölünün ışıltılı vitrinleri arasına kapan, bozdur bozdur harca güruhunun kimliksizliğini. Sokaklarda haşere avına çıkar gibi gazlı sulu savaş sürdüren "düzen" yaltakçılarının açık faşizmine kör ol. Biber nedir, bilir misin? Yıllarca terör kampı seyri sunulan doğudan haberler makamında dumanı tütüyor hala. Şimdi allı pullu bildiğin İstanbul sırtlarında bir avuca sığmaz yeşilin şerefine. Sokağın zulmün adresi olmuşken, canlı yayınlarda mantı yumuluyor, tahta başı ortakçılarla makbul vatandaş olunuyor dalkavukluk anayasası hükmünde. İnsanlığın cenazesi kalkıyor, onursuzluğun ve diktanın kitabı yazılıyor. Yaraladığının üstüne gaz sıkan güvenlik, biatın anıtı olup dikiliyor devranda, sözsüz katliam salınıyor demokrasi çukurunda. Senelerdir şark meselesi kılığındaki vahşetin feryadını duymadın, hizmet kapına kadar geldi. Böcekler gibi üstlerine yürünen, halk; kanı canı gaza suya karışan, insan. Hafızalardan silinmek istenen ve tüm dillerde ağızlara en çok yakışan kelime, direniş!

Ve sen ey uyku memuru, kartını okutacağın bir öteki dünya maaşı için büyütürken yalanacak çanakları; ne sürgün edilenler, ne yakıp yıkılan köyler, ne kesip biçilen ormanlar, ne yasak edilen iki kadeh, ne saatlerce sahibi oldukları sokaklardan püskürtülenler onurlu ve hür bir yaşamın kavgasında geri durmayacaklar! Zira soysuzluğun karşısında yaşam, haysiyetiyle meşrudur.

(http://www.youtube.com/watch?v=a17e7KCcDmE)

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Ateşkes

güven ile sevdayı bir valize koyup somya altlarına kaldırdım
vagonlara yükledim
gözlerimden okyanuslara akıttım
nisyanla dövüldü demirlerim
eriyip hiçe karıştı gönlümü güldüren mesel
bir yokun gölgesiyim

güneşle kavgalı olacağına inandıran yürek gömdü kendini
toprakla bir oldu
yenildi
yanılttı
viran eyledi
yalandı yanlıştı bilinmez
yitti

oysa netameli dolunaysın sen
kaçma aydınlıktan
bırak işlesin içine
iliklerinde dolaşsın ateş
sen yanmazsın
yakamazsın
ancak yananın tezahürüyle parlarsın
görünmezsin
gürültü sevmezsin
kavurmaz sıcağın
soluktur yüzün
yalnız hareli bir büyü yansır beyazından
gecenin karasında büyür ışığın
kalabalık istemezsin
sessizliğinin dili düğümdür
kör etmeden çözecek usul soluğu bekler
meçhulün sarhoşluğuna
kendinde tükenip yeniden türemelerine kani olmak yazar kabul kitabında

bil ki
güneş ölmeyecek
kavgalı yürek dirilmeyecek
kaçma aydınlıktan
dol
birik
taş gecenin koynuna
sen ey karanlığın tanrıçası, suskunluğun efsunu
doğur kederinle hatırayı
rüyaları boğ vicdanla
sal günün piç heveslerini utandıracak tohumları
doğ yalnızlığın hüznüne

(http://www.youtube.com/watch?v=C5P6vWj5jKo)

16 Mayıs 2013 Perşembe

Onulmaz Tekrar

Ruhumun etrafında ışıltılı bir sıkıntı çemberi var. Köşe başlarında kendini aydınlatmaya yeten sokak lambaları gibi münzevi bekçilik oynuyor hudutlarımda. Sığınak olacak bir saçak altı gördüğümü sanmayayım, hemen güne kesiyor karanlığımın içinde, kendi suretini apaçık ediyor. Korkunun alfabesinde yankılanan ani bir siren ürpertisi sanki, yanıp sönüyor durmadan. Yabancılığın yaklaştığı her anda büyütüyor ikaz parıltısını. Derken içimde kendiliğinden yükselen yedi kat el diyarından bir ulak sesi çınlıyor. Başka bir iklimin sularını çağlıyor, 'aktığın yatak kurutur' makamından. Çepeçevre bir ben saklıyor sakınarak, birikiyor muyum tükeniyor muyum bilinmiyor. Kesik kesik yüzümü arıyorum yanına yaklaşılmayan ışıl ışıl mabedinde. Bakışımın en kör noktasında birleşiyor gözlerimin yokluk çukuru. Yine sığınmak istiyorum en bilinmez noktasına varana dek bir ormanın, en kuytu ama en köklü, en derindeki ağacına erişir gibi. Kovuğun gövdesinde bir son, bir hayat umut ediyor aklım. Aklım... Aklım ki varlığından en uzak düştüğüm. Çoktan ahşabın doğasına karışmış aklım. Yeşilin kucağına aç aklım. Ruhumun kaçışını dizginleyemeyen, bir yere de koyamayıp süründüren aklım. Nerelerde kabını bulacağını kestiremeyen aklım. Hüznün karşısında tir tir titreyen biçare aklım. Yüzümün bulut bulut kabaran yokluğunu yağamayan aklım. Yağıp da ferahlatamayan, dökülüp de berekete dönemeyen keder tutsağı naçar aklım! Ömür, gönlün bir tek telinde gizli mutluluk denen illete dokunabilme sevdasıyla tükenen ve ne olduğundan sonsuzluk kadar mahrum bulunulan bir hiçlikler kervanıyken, anlamın peşinde sürgün kalan aklım. Bir yalnızlığın ritmine uymuş da tam, leylak kokulu huzura taşınmışken, diğer bir yalnız şarkısına takılan yüreğin perişanı aklım. Yer yön, ev bark bilmez nemrut ruhun kurbanı, konargöçer mahkumu aklım. Arsız bir sıkıntı yumağının oyuncağı olan zavallım! Kendine nehir yolu tutmuş bir yasın yaşlarını, suçun adresi bellenmiş vefa yarenini avutmakla eriyip, suya toprağa karışan aklım. Zamanın neresinde kol gezer bir ayrılık, tahayyülünde boğulan aklım. Hatıra sonsuza bir çentiklik çaba ise nisyan hangi günahın çelmesidir çözemeyerek yer ile yeksan serilen aklım. Şu güven ile edebin ebedi yoldaşlığını hangi kan akıttı oluk oluk hayasızlık ummanına diye hayretinde yiten aklım. Gönlün kendine bir gördüğü, yalanın sahte kimliği çıkınca tek çıkışı firar sapağına kalan aklım. Ardından baktığım yollarda izlerine kör olunup üstüne basılan aklım.

Elim, ayağım, yüreğim, dilim, dünyanın kir rengine çekilirken hangi bir aldanma vaktinden kaçırıp, hangi bir aslına ihanetten koruyayım seni, ey kimsesizliğiyle zuhur eden bigâne aklım?

(http://www.youtube.com/watch?v=hoiEw-gDMSo)

7 Nisan 2013 Pazar

Leke

içinde dibe çöken zifti kazımaya kaç gün ışığı yeter
kaç kez daha dönecek bu çark
ve katran karası sökülecek yüreğin
pirüpak olsa yine masumiyet
adreste pas kir tutmasa ömür
zamanı öldür
temize çek üstümdeki cehennemi ey azrail

(http://www.youtube.com/watch?v=w0pBLFVOZYE)