21 Aralık 2010 Salı

Ağır Beste

ağrıma gidiyor şu boyumu aşan sessizlik
her şeye alıştım
belki yontuldu bile içim unutulmakla
yüzümde zamana direnmenin hadsiz çocukluğu
lakin ağrıma gidiyor şu dönme dolap tanışıklığındaki heves
belli eşyanın tabiatı karışmış biraz ahşabıma
her yaprak dökümünde yerin altındaki yarımı sen yapan budur belki
ağrıma gidiyor dalın gövdeden habersizliği
o vakit kazısı imkansız bir inanç gömüsü oluyorsun yokluğunla
kök sevdasını büyütüyor belli ki kıymetsizlik
ağrıma gidiyor şu kalabalığın yek nefes sağırlığı
belki sesimin gürültülü küslüğü cümle alemi bıktıran
çocuktuk belki bundandı güzelliğimiz
ağrıma gidiyor kürdili hicazkarda şimdinin güftesizliği
lakin dinmiyorsa hala şarkılarda yaşanan
belli ki vardı makamlarımız arasında tadına doyulmaz bir geçiş
velhasıl sevgili dinlemeyen, inat fm ısrarla çalıyor
'bunca yıl sonra nasılsın'

10 Aralık 2010 Cuma

Kül

Kim yazıyor yüzümüzün adresini? Kimlerin kapattığı kapılar ardında sıkışıyor varlığımız? Hangi geçmişin elleri var üstümüzde? Kimin koyduğu yalan isimlerde anılıyor benliğimiz? Kimlerin günahları çakılı kütüğümüzde? Hangi hesapların hasadında boy verdi tarih ezberimiz? Ben diye bildiğimiz kim? Kendin diye belletilen kimlerin başı üstünde yükselen? Hangi eşikte yıkılacak duvarlar? Sorgusuz ikametgahları kimler atacak nüfusundan? Kim kurtaracak bu dünlerden yüzü öne eğilen bakışımızı? Kimler sökecek köklerini yeni dallar yeşersin için?
Şimdi sular biriktiriyorum yürek arındıracak. Yarıştırılan bayrakların kundakçısıyım. Kimliğim kül rengi, adım yok. Yalnız bir şarkı sızıyor uğultumdan, marşları susturmaya yeltenecek.

(http://www.youtube.com/watch?v=0yd0_06t0rU)

28 Kasım 2010 Pazar

Ah

yazdı mevsim gecelere esen
ne ara koptu bu fırtına
öfkeden köpürüyor şimdi dalgalarım suskunluğa
hasede alışık değil bünye
saklayamıyor içimin cenderesini
kıskançlık irini patlıyor yüzümde
uçuklar basıyor dudağımı uzaklıktan
ah nasıl da çocuk hala gözlerim
uçurtma yapmayı bilmeyen bir babanın kızıyım
ondan mı bu hep yere bakarak küsüş
hevesi çamaşır ipiyle boğazında düğümlenen
bir omuz silkmesi var şu kör somurtkanlığımda
ah benim zavallı saflığım
yüreğin megahertzini arıyor hala
radyo cızırtıları arasında
cepten salınıyor artık nağmeler azizim
frekans mı kaldı
hangi nostaljik maymunun genleri evrilmiyor
şu körpe ruhumda
ah nasıl da geçiyor zaman
nasıl büyüyor boşluk
şairin sesinden soruyorum
'Neredesin Ey Olvido'
hangi dem kalkıyor bu nisyan treni
istasyonum ateşe verildi
kurtar diye yakardığım gamlara
çoktan sindi is kokusu
kurşunla yazılmış el izli kelimelerden geçtim
mekanik seslere demirledim bekleyişi
duymadıkça ayrılığa kani hüzünler birikiyor heybemde şimdi
neyleyim
vefayla lanetli topraklardan yontulmuş bu beden
ah nasıl dinecek dün
günde özlem

(http://www.youtube.com/watch?v=MNsnKNbN1Sk)

14 Kasım 2010 Pazar

Sağanak ve Tuval

Beşiktaş'ın dik yokuşunu iniyorum; Barbaros. Güz rüzgarı savuruyor her şeyi; aylardan Ekim. "Aramızda barajlar var, Bu su hiç durmaz" derken kulağımdaki ses, ne söyleyenin ne de yazanın tam anlamını hiçbir zaman bilemeyeceği düşüncesi geliyor aklıma; fikrim bulanık. Yüzüme düşen yaşların yağmur damlası mı yoksa deniz dalgası mı olduğunu anlamayacak kadar Ankaralıyım. İskeledeki 'seferler iptal' duyurusunun, maviyle gri coşkusundan başka anlam ifade etmediği bir güzergahta, kuraklığını birikmiş yaşlarıyla kapatmaya çalışanlardanım  yani. Yok ağlamıyorum şimdi, kelimelerdeki nem bizatihi havadan.

İfade bulmak kolay değil bir ömre. Belki daha gencimdir. Tamam avuntu bu, hatta yalan! Marx'ın bir benzeri daha olmayan kuramsal çerçevesini dinledikten sonra tabi anlamsız olur varlığım. Penceresinde saksı bile olamayız haşa da, çerçeveyi bilen hoca hanım da ulaşılmaz görününce insana, dokunuyor işte böyle!

Yağmur atıştırıyor, rüzgar savuruyor. Yürüyorum, Barbaros bitiyor. Duruyorum, yol yetmiyor. Koşuyorum, durak görünmüyor. Nasıl ki seferler iptal ama denizim yok; işte öyle baktıkça büyüyor hayat. Çerçeve varsa da resim yok.

(http://www.youtube.com/watch?v=nuzrunnrM8M)

26 Ekim 2010 Salı

İşsiz

12 Haziran 2010
06:40
İstanbul Atatürk Havalimanı
Uykusuz gözlere heyecan saklama uğraşı... Aklımda sade, her ağızda aynı yerde, aynı ifadeyle bir olmuş o soru: ''Ne işin var Hakkari'de?''

Hayat gaylesindeki babamın yorgun sesinden duyulur önce. Kızgın değil, yalnız şaşkın, yalnız anlamazdır. Çitli, korunaklı bahçelerde bir gelecek kurmak için çırpındığı kızın ne işi vardır Hakkari'de? 
Sonra birlikte büyüdüğüm arkadaşlarımdan gelir cılız bir ses; daha şaşkın, daha anlamaz: "Hakkari mi, ne işin var?" Ardından kusursuz bilip örnek bellediğim yüzlerde aynı gereksiz görüş ve 'Ay'da su bulundu, ikinci yabancı dilin ne?' tonlamasıyla birlikte "Hakkari'de ne işin var?"

Gösterilmediği kadar bilinen yere gelinir. Afallanır, karışılır, uyanılır. Oraya değin ne öğrenildiyse mezbele. Tarih sıfırlanır. Aynada boş bir ıraklıkla yüzleşilir uzun süre. 'Ben olsaydım' denilir; yaşananı, yaşayanı anlamamaktan utanılır; bilmek istenip sormaktan utanılır. Derken o aşina soru oradan da gelir: "Ne işin var Hakkari'de?" Olsa olsa macera heveslisi, belli ki hatıra gönüllüsü, en iyi ihtimalle bir arkadaşa bakıp çıkacaksındır zira ne işin vardır. Misafirlikte de misafirperverlikte de kusur yoktur; fazlası ne işin vardır. Ana dilde eğitim toplantıları yapılır; Kürtçe bilmiyorsun ne işin vardır. İsmail Beşikçi okunur; Ankaralısın ne işin vardır.

Gitmesen gelmemekle, bihaber ya da suskun kalmakla, bilmemekle suçlusundur; kuru tuzlular meselesidir. Gitsen gelmekle, ait olmadığın turistliğinle suçlusundur; neticede Türküm doğruyum çalışkanımsındır.

24 Ekim 2010
14:00
Van Ferit Melen Havaalanı
Her yandan ziyan görünüyor; gelsem fotoğraf meraklısı, gelmesem atlı karınca mesudu varlığım. Tüm ayrılıklar uzlaşıp dört bir yanımı kuşatıyor o soruda: "Ne işin var?" Nefessiz bırakan bakışlara gönül vermek isterken, acı kutsayan menşeinden yabancılık çalınıyor yüzüme. İnadım buradan doğup direniyor ve hafızalardan silineceği güne dek, her söylenişte açtığı çukuru büyüten malum soruya cevapsızlık biriktiriyor dilimde!

(http://www.youtube.com/watch?v=baGNQSBsHaM)

5 Ağustos 2010 Perşembe

Yüksek

Bu bir masumiyet meselesidir. Bir dost eliyle Ege kumuna çizilerek anlatılmaya çalışılan, sebebi bilinmeyen hayal-Sümbül nihayet kendi toprağıyla solunmuştur. Şarkı değişmiş, kalp şarkta kalmıştır. Işığın kör ettiği o yalan aydınlıktan yola çıkıp, görmek için ışığa lüzum olmayan karanlığa varılmıştır. Karalar zifirle parlayınca göz görmüş, ruh kendini bulmuştur zira durak Hakkari'dir.

Bir çocuk düşüdür kırmızı kesik çizgilerle çepeçevre köşeye kurulmuş bu sır memleket. Sonra bir gençlik özentisidir şairin adımlarına, harflerine dokunmaya yeltenen. Sonunda bilinmeze edilmiş bir aht, nedeni bulanık bir tutkudur; belli ki ömrün çıkmazlarına eş bellenmiştir uzaklığı. 

Bu bir masumiyet seferidir. Kapıda iki ayrı selam beklemektedir; biri serhada teğet yoksunlukların yüzünde, diğeri inzibatın soğuk sesinde. Güzergah denetimdedir; bir yandan Zap'ın debisiyle müsemma tehdidinin makamından, öbür yandan güvenliğin gücünden ürkülmektedir. Mavi fona beyaz harflerle yazılı rakım eşiğine gelindiğinde, cesaret aşılanmaktadır ruhun körebe diyarlarına. Sonrası yüksek... Önce bakışı yere değdirmeyen, sonra başı öne eğdiren yüksek! 

Bu bir masumiyet serüvenidir. Her adım, söze gelmeyen netameler sırtlanmaktadır. Göğü delmeye yeminli kırk yıllık hatır renginde, meydan okuyuşun sabrı görülmekte; içi bilinmez meraklar heybesi iz niyetine asfalta serilmektedir. Yol, canın özü toprağa dönünce, yük vebalin boynuna asılıp, aidiyet kamburu atılmaktadır. Kimlik cebe büyük gelmekte, yaşam buz gibi sularla yüze çalınmaktadır. 

Bu bir masumiyet buluşmasıdır. Ne kesik, ne çizgi görünmektedir; zira kırmızı, acının katran gömüsünü işlemektedir. Enginlik noksan, çepeçevrelik bol gelmektedir şehrin örtüsüne ki ne yana baksan dağla göz göze bir çukurluktur içine girdiğin. Rakım 1720, tabelaya hacet olmaz, heybetinden sual olunmaz. 

Bu bir masumiyet yüzleşmesidir. Suç, kir ve kin gözaltındadır ki sorgunun başkentinde bulunulmaktadir. Yalnızca donuk seslerden kötü haberleri işittirilen bir yok coğrafyada, yasakla canhıraş bilinmez bir dil duyulmakta, hapis kelimeler sökün etmektedir sesin nehrine. Öfkeyle hemhal olmuş sokak araları, çocuk meskeninde asayiş oyunlarına teslim edilmiştir. Bir metal yığınının delik deşik yüzeyinde küçücük ellerin yaralarına dokununca, tüm ezberler yerle bir edilmektedir. Yüzü örtülü dükkanlar mecburiyet sırasına dizilmiştir. Kimsesizlik sayılmaktadır uygun adımlarla, sağ baştan; mayın, namlu, baskın, panzer, silah, taş, bomba, gaz... Gürültüye akraba, sese el olmuş, savaştan yorgun gece renkleridir belki Sümbül'ü karşıki tepeden 'çirkin' gösteren! 

Bu bir masumiyet keşfidir. Kendini fotoğrafa iliştiren bir hatıra heveslisi gibi görülüp, bihaber bir anlamazlığa eş sayılmaktadır gülen yüzüm. Şehrin nefesinden memnuniyetim bir kördüğümdür içimde, ıraklığıma utanç biçmekle bile çözülememektedir. Endişenin, intikamın, nefretin, günahın orta yerinde bulduğum bakir yüzlerdedir sebebi meçhul güvenim. Çığlık çığlığa beyaz düşler bağıran bakışlarından taşan samimiyettir, acıdır, neşedir, hüzündür, bendir; katıksızdır.. Bu yüzden ömrün hiçbir devrinde var edemediğim umut, ilk kez burada en imkansıza kök salmak için cana gelmektedir. 

Bu bir masumiyet inancıdır. Yabancı harflerdeki özlemle tanış olmuş bir ezgiye dilek tutulmaktadır.

(http://www.youtube.com/watch?v=1WmorhPwUnk)

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Tortu

bir ses
bir soluk izi
sessiz birkaç harf birikintisi
kimi zaman beklenildiğinden habersiz ya da umursamaz
kimi zaman gereksiz esirgemelerle tüketilen
oysa bir teki için milyon saatlerden vazgeçilen
o yüzün lüzumunu kavrayamayan
aynı kayboluşu tekrarlayamayacak olan
ve bir ömrün neresindesin bilinmeyen
bir ses
bir soluk izi
sessiz birkaç harf birikintisi

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Kimlik

Metanet... Baştan aşağı güçle yoğurulmuş. Dimdik omuzlar üstünde kabullenmiş gülüşün en anlamaz hali. Nereden baksan esrik, nereden baksan noksan. Dökülmemiş heceleri taşımaktan yorgun, hapis nefesler boğazında. Yutkunmaktan korkan ses ile tuzunu göl diye biriktiren bakış kol kola. Kime gitse duyar suskunluğunu? Kim ağzını kapatır çığlığının?

Acı yalnızdır, düş gibi. Korkar başkasından zira iki tanık fazla gelir kırıklık gururuna. Yaş, saklayan gözden başkasına görünmez ki sıradaki bozguna yüzü olsun yüreğin. Kimsesi yoktur yenilginin, saçlarından sürüklenmiş toz toprak kokulu umudu azad edip diz çöker göğün altında. Mesken aynı taş duvardır. Yönünü döner, sarılır ellerine soğukluğunun. Son damlasını durduramadığı izinsiz bir yağmur üstüne serilir gibi dudaklarına yerleşir usulca tebessüm. Süzülür iki yandan teslimiyetin bekletilmiş gölgeleri. Ve ıslak karaltılarla düştükçe içinin kırıkları, kazır yazgısını kurak toprağına: Gökkuşağında siyaha yer yoktur!

Yalnızdır, adı metanet.

(http://www.youtube.com/watch?v=qDTnASUorS4)

19 Haziran 2010 Cumartesi

Zamanın Üryan Yüzü

şimdi burada yağan yağmur
önce ceviz yapraklarına değen sesiyle duyuluyor
tıpkı oradaki gibi
oysa biz konuşurken insanlar ölüyor
kimisi orada kimisi burada gömülüyor
ikisine de aynı dilde dua, başka dillerde beddua ediliyor
biz konuşurken mayınlar patlıyor
göz gözü görmeden bilinmeze feda olunuyor
barut kokusuna bağlanıyor kurtuluş
biz konuşurken çocuk diyoruz, şiir diyoruz, dağ diyoruz
hiçbirinin saflığını korumaya yetmiyor nefesimiz
şimşekler çakıyor
gürüldeyen sema ve sırılsıklam bir pencerenin arınmışlığından ibaret aslında ömür
ama biz konuşurken bir yerlerde infilakı sürüyor nefretin
bir çocuk gülüşü kazınamadan zihnimize
biz konuşurken sokaklar taşlarla deliniyor
yağmurdan da küçük el yordamlarında
demir yığınlarına fırlatılıp betona düşen isyan
çarpıyor çaresiz ve en anlamaz bakışlarımıza
biz konuşurken namlular doğrultuluyor
rengine şarkılar söylediğimiz netameli yükseklerin görünmeyen diğer yanında
korku değil yakarış doluyor hücrelerimizden içre
biz konuşurken bilmediğimiz ateşler yarıyor göğü
kimin acısı kimin merhemi bilmediğimiz çığlıklarla bölünüyor suskunluk
biraz daha kirlenmiş bir sabaha uyanıyoruz
yollarımız ayrılıyor ne mutlu ve olmayanlar sapağında
birgün belki yıkılır engeller
Zap’ın mağrur serinliğiyle temize çekilir sinelerimizde
biz konuşurken değişir belki dünya
sessizliği dinlemekten korkmayız belki birgün
masumiyetten çekinmez
yitirmek için yitirilmeyiz belki
zamanın en üryan yüzünde

biz konuşurken bu gece kaç el kin kusuldu
kaç yürek kan döküldü toprağa yağmur yerine
kaç kat kara çalındı yeryüzüne
sonra gün yine ağardı
çünkü kelime umuttu
çünkü biz konuşurkendi