Yabanilikte zirveye oynadığım zamanlardı. Yıldız'ın güzelim bahçesine, o koca tavanlı asırlık sınıflarına, yalnız gelip geçmelik (sonradan zat-ı muhterem'in tarifiyle 'dersimi alır çıkarım' edasında) dahil olduğum garip bir ilişkim oldu okulla. Göz aşinalığı ve tebessüm tanışıklığı hariç neredeyse irtibatsız geçen yaklaşık üç yıl...
Aksime, her daim cana yakın ve iletişimde engelsizdir muhterem. 'Bu konuşur muymuş' ifadesiyle değil de 'estiyse demek' bakışıyla (hatırladığım) ilk karşılaşmam, dekanlık merdivenlerindeki son dakikacı siyasi tarih sınav çalışmasına denk düşer. Ta ki teslimine üç ay kala ilk kaynak kitabını birlikte aldığımız tez dönemine dek. Tuhaftır, bu iki görüntü arasındaki geçmişe dair en ufak bir an yok dimağımda. Misal Güneşli'yi ne ara mesken tuttum ben, diye ciddi ciddi düşünüyorum bazen. Sahiden meçhul. Belli ki epey fark etmeden sızmışız zamana.
Sonrasını ise ne anlatsam da tanımlasam mutlak yama ister. Damdan duvar dibinden biletsiz konseri, yumurta-kapı geleneğinde rakip tanımayan tez teslimleri, renkli takvimlerde past perfect continuous çaresizliği, acemi sevda tesellileri, jüri perişan eden mülakatları, sinek öldürmekten gayrı işlev tahsis edilmeyen vatandaşlık kitabı, kutlama mı ahlanma mı belirsiz yazlık şarabı, içine poşet giyilen ayakkabıları, kırmızı bereli meyve tabağı sarhoşluğu, at parası, son sefer 97M sığınmaları, haşhaşlı çöreği-fırın patatesi, gazlı-kovalamacalı meydanları, bol hayal kırıklığı-ona inat ondan çok alaylı gülümseyişi, bolca sitemi, yer yer kabullenişi, analizlerle lime lime bilinçaltı ve sınırsız altyapı-durum tespitleriyle koskoca bir kaybolma yolculuğu...
Kanımca bu 'Hitapsızlığın Tarihi' başlıklı aralıkta büyüdük biz zat-ı muhteremle. Önce 'kol gibi callcenterlar'ı işaret ederek realizme çağrı yapana yüksek lisans parmağı kaldırdık. Sonra bu niteliğin cepte karşılıksız kalışına, Orta Anadolu toplumsal yapısı özelinde eleştirel yaklaşım talimlerine gebe evkızı sıfatı eklenince, kuponla KPSS kitabı alırken yavaşça indirdik. Akademiyi yırtıp aşamadık, memurluğa taşamadık, şirket desen hiç sığamadık. Böyle böyle sövgüde aşama katettik; bir kendimize, iki düzene, bir kendimize, beş düzene... Saygı büyüttüğümüz dünyanın riyakarlığı da batar olunca göze, aranıp durduklarımız içinde bir kendimizi bulamadık. Gösterişin dayanılmaz hafifliğinden tiksinip boşluğun ağırlığında ezildik. En çok da vaziyeti izah etme derdinden yıldık. Velhasıl bardakta marjinal ile muhafazakar üst üste, zeytinyağ-su timsali. Bir yanda isyan, diğer yanda hamur işi derken dahil olamadıkça kendimize biriktik, etrafımıza azaldık. Şimdilerde belki biraz daha berkimiş hatta, daha keskin.
Hele ben bir de hep gittim durdum, kimi uzun kimi kısa birer molaya benzedi şehirlerdeki yol kütüklü varlığım, sırtımda hep belirsiz bir zamanın çantası. Vefada sabitlenen yüzüm yorgun düştü sonra, kavladı kalabalıklardan. Yetmedi, daha da uzağa gittim. Dünya, aidiyetsiz bir huzursuzluk resmi olup serildi önüme. Kendini anlatmak için değil, görev gibi hiç değil, sade sesin ruhtaki karşılığı için açılan telefonları, yazılan mektupları ayırdım sonra yanıma. Dönüp geldim, 'yıkıp daha güzelini yapalım' dedikleri yerde de bulamadım evimi. Gene uzak kaldım. Kim bilir belki de doğru, sevdim ben bir nağmede çözülecek mesafeyle hatırlanarak var olmayı. Şans bu ki, bunca kuraklık içinde hep soluğu billurlaştıran bir esinti oldu zat-ı muhterem. Birkaç saniyeliğine de olsa rüzgar hissini baskın kılmak için görünmezliğini eşitlemeye çalışır ya insan gözlerini kapatarak, işte öyledir bendeki yeri.
Kıymetine ve yarenliğine minnet ve hürmetle (elbet yetmiş yedisine de niyetle) nice bir senelere...
(http://www.youtube.com/watch?v=7s0dRHFteW0)
(http://www.youtube.com/watch?v=7s0dRHFteW0)