19 Ağustos 2013 Pazartesi

Telifi Haksa 'İtirazım Var'

Başka bir dünya yazabilmek istiyorum. Şöyle esaslı ve hatta cesaret edecek olursam kalıcı bir tebessüme sebep kelimelerim olsun istiyorum. Düşümde bile tükenen o 'başka bir ihtimali' harflerle işlemek istiyorum tek tek. Kuruttuğunuz bu iklime gürül gürül bir sağanak istiyorum. Öyle ki pastoral bir hevesle süsleyip püslemek bile yok içimde. En yalın, en net, hiç sakınmasız ve güzellemeden, doğrudan söyleyeyim ve bir bir kaybolsun istiyorum tüm dikenleriniz.

‘‘Nereden başlayayım bilmem’’ derken, miladın tam da kelimeler olduğu gürlüyor gökten. Evet batacak bu dünya için ilk olarak rahatsız olduğunuz kelimelerime özgürlük istiyorum. Sahiplendiğiniz, hak gördüğünüz tüm müdahale cüretinizden tiksiniyorum, kayda geçsin! Asla üstüme giyemediğim bu bencillik, yerin bin kat dibinde antik bir muamma olsun istiyorum. Her bir tutunamayan çaresizliği temalı dertlenmenin “önce kendini düşün” nasihatiyle noktalanmasından nefret ediyorum, silinsin!

Sıra mecburiyet kisvesindeki etiketlere gelsin ve sonsuza dek üstü çizilsin istiyorum. Sabah uyanıp güneşi görmeden bindiğiniz o iş servislerinin komedisinde eğlenen tek seyirci ben olmak istemiyorum, farkındalık enjekte edilsin! Sahte asansör selamlaşmalarınızda içinizden geçenleri alnınıza yansıtan projektörler icat edilsin istiyorum. Topuklu sesiyle inşa ettiğiniz kaçak kat özgüveninden, makyajın akma ihtimaliyle cilasız görünme endişenizden, hele ki eğreti gülümseyişiniz üzerindeki tazelenmiş rujunuzdan iki perdelik trajedi çıkarıyorum, prömiyeri yapılsın! Müdürünüzden, genel müdürünüzden, ekip yöneticinizden, şefinizden, grup liderinizden ve nice güdülme makamlarınızdan nefret ediyorum. Zil çalınca bahçeye koşturan ilkokul çocukları edasıyla çıktığınız öğle yemeklerinin afili isimleriyle pahası artırılan sağlıklı-hafif salatalarından ve aynı anda yükselen o garip çatal-bıçak ahenksizliğinin kulağıma fısıldadığı kapitalizm marşından nefret ediyorum, susturulsun! İki abuk sabuk laf kırıntısıyla birbirinize uyguladığınız haset ile rekabetten, kıyas yoluyla kazandığınız beş yaş ve altı övgülerden, üstten bakmalardan, aşağı görmelerden, halbuki aslında daha aşağısı asla olmayan o zavallı hallerinizden nefret ediyorum, budansın! Ne işe yaradığını bilmeden ölen günün sonunda, caka satacak egoyu üzerinden temin ettiğiniz garson ile kapıcının kutsal emeği kadar başınıza kayalar hücum etsin istiyorum. Kartvizitlerle yürüyen namınızın gölgesinde kalan insani ehliyetinize ikinci bir emre kadar el konulsun istiyorum, hükümsüz addedilsin!

Kazanın daha derininde, katmerlenenler kaynasın istiyorum. Dünyanın tüm sahteliğine karşı duruyor gibi görünüp ondan daha riyakar olmayı başaran yetenek abideleri, tüm rollerinizden nefret ediyorum. Dizelerini kullandığınız her şair, nokta nokta harf harf hesap sorsun da yalandan müebbet alın istiyorum. Kaçındığınızı söylediğiniz gerçeklikten bihaber oluşunuzda boğulun istiyorum. İki bira arası şikayet ettiğiniz bilinçsizliğin tam da göbeğinde yuva yapmış rahatlığınızdan iğreniyorum. İdeolojik zırvaları beğeni aracı olarak pazarlarken, kirayı denkleştirme derdiyle, annenin emeklilik taksitlerini ödeme sorumluluğuyla tanışın istiyorum.

Daha da beter bir üst versiyonda, tamamıyla temize çekilmiş bir yalnızlık içinden konuşarak film karesi tüccarlığı yapanlar, millimeterin otuz beş yerinden kopsun istiyorum. Saatlerce konuşup, satır satır suskunluklarda bölüştüğünüz entelektüel ve saf paylaşım masalını, tek bir kopça eşiğinde ıskartaya ayırmanızdan tiksiniyorum. Tüm klişelerden azade bir hayal büyüttüğünüzü söylerken en temel içgüdü çukurunda debelenmenize acil şifa talep ediyorum. Feminist kisveyi yalnız hesapsız vakitler için bürünürken, otobüse bırakıp arkadaştan kıskanan, yoldan ve zamandan usanan kolaycı gelenekselliğinizden nefret ediyorum, gömülsün! Koşulsuz ve daimi sevgi tatmak isterken, muhtaçlığını ve kısıtlayıcılığını hissetmediğinizde yaşadığınız eksik erillikten iğreniyorum. Düzenden bağımsız olduğu vaadiyle gelip hayasızlık armağan eden, ardından da hiçbir şey yokmuş gibi uygun adım hayatın kortejine katılanların kökü kazınsın istiyorum. Her defasında eşsiz ve sonsuzmuş gibi davrandığınız tüm tekrarlarınızdan ve her birinde bir öncekinin yoksunluğunu tamamlayışınızdan nefret ediyorum. En özel ve en heyecanlıyı bekliyor görünüp, sesli harfleri uzatarak telaffuz etme eblehliğine, iki dekolteye ve çok da sorgulayıp kafa yormayan bir kabule kanaat eden feodalizminize derin bir heyelan musallat olsun istiyorum. Sahte roman sevdalarınızdan, üretim gözüyle baktığınız maceraperest maskenizden tiksiniyorum. Hayatının merkezine hükmetmediğinizi anlayınca incinen gururunuz ile sözde tükenen mücadele gücünüz ve sahiplenme isteyip adanmışlıktan şikayet eden kendini bilmezliğiniz karantinaya alınsın istiyorum. Ve evet bunun yanında durup onsuz yapamayan, habersiz sokağa çıkmayan, arta kalan zamanlarda eş dostla yine sade onu konuşan, kolunun altında-elinin yapışığında koruma ve statü garantileyen 'bayan'lardan nefret ediyorum.  Yetmeyip mahkumiyetini bir evin temizlik ve danteliyle, iki çocuk yapmanın garantörlüğüyle, üç adım halay ve dört çeyrek altınla tamam eden aymazlık tükensin istiyorum, şerh düşülsün!

Kazanın en kara dibinde kurtuluşu en zor 'kendi' ve onu var eden tüm toplumsallık yer ile yeksan olsun istiyorum. Kendine ait her güzel anın felekten çalıntı sıfatında olması hasebiyle duyulan huzursuzluktan nefret ediyorum. Yalnız kendine ayrılmış bir zamanın burnundan fitil fitil getiren ertesinden, ve o anlar içinde sonrasını düşünmemek için harcanan çabadan tiksiniyorum. Kırk yılda bir ruhun gediklerine merhem edilen birkaç sazlı söze verilen parayla, anneye alınabilecek iş kolaylaştırıcı mutfak aletinin yahut kardeşe lazım yeni ayakkabının içe çöreklenmesi batsın istiyorum. Zihne ilmek ilmek işlenmiş sorumluluktan ve sökülemez dikiş izlerinden nefret ediyorum. İki kadehle dünyaya sitemli bir had bildiren keyfin vicdan azabına dönüşen turnusol etkisinden nefret ediyorum, ziftle boyansın! 

Süregelen ve asla değişmeyen tüm 'düzen' mavralarından nefret ediyorum. Yük olmanın bizzat adı paradan tiksiniyor olduğum kadar muhtaç oluşum yakılsın istiyorum. Bütün bu serzenişleri paraya dönüştürüp daha farklı renkler eşliğinde meze yapanlardan nefret ediyorum. 

Ne kadar değerli ve farklı olduğumu tekrarladıktan hemen sonra dünyaya ayak uydurmak gerektiğinin söylenmesinden nefret ediyorum. Dünyanın bunu haklı çıkaran her adi örneği, sağlamasız kalsın istiyorum. “Biraz normal” olursam bu kadar zor yaşamayacağımı duymaktan nefret ediyorum. 'Normal'den zaten bizatihi nefret ediyorum, tüm temelleri çökertilsin! “Nerede kaldı böylesi” ile “Onlar eskidenmiş” ikilisi tedavülden kaldırılsın istiyorum. Tüm bencil ve bayağı zırvaların birleştirilip vitrine sunulduğu bu devrin moda bünyelerinden nefret ediyorum. Hele ki öğüt formatının sol anahtarı “Millet neler yaşıyor” dilden aforoz edilsin istiyorum. Günah keçisi 'zaman' recm edilsin; ona göre ilkel bulunan her erdeme taç giyme töreniyle hakları teslim edilsin istiyorum. Şu ilahi ilahi diye afyon niyetine bekletilen adalet, bir zahmet yerinden kalksın da şöyle sağlamından bir tufan çıkarsın istiyorum. Çok değil işte hepi topu, daima öylece duruyor bilinmenin eksilttikleri geri verilsin istiyorum.

Başka bir dünya için, bu bir emek iade bildirisidir!

4 Ağustos 2013 Pazar

Çember Küfeliği

Hayatın ve insanların devinimi-dönüşümü ile koşulların ve dönemin tüm bu içinde bulunduğumuz deveran üzerindeki belirleyiciliği herkesin mutabık olduğu bir gerçeklik. Her birimiz, biricik olduğunu sandığımız olaylarla tüm duyguların ve hayatların tekrarını yaşıyoruz milyonlarca yıldır. Buna rağmen yine de bu sayfada izler karalıyor olmak ne denli akıl kârı bilinmez fakat alınan her nefes bir sebebin işareti ise sade yazıyor olmak da abese dokunmuyor olsa gerek. İşte tam da böyle söz etmekten dahi imtina eden bu bir avuçluğumuzdan bahsetmek esas ihtiyaç. Ey bugünün arada kalanları! Şimdi satırlar hitap alanını belirleyemeyecekse de ait olamamanın panoramasını sunmak üzere amade.

Hikayemiz bir varmış, hep de var olacakmış diye sınıfsal bir kabulle başlar. “Oku, kendini kurtar” öğüdünün soba cısından önce öğretildiği bir çocukluktur ilk adım. Bilinen ve görülen en keskin sevgi ifadesi çalışkanlıktır ki her pekiyi başarıdan önce emeğin karşılığıdır ailenin hayat mücadelesine. Gösterişsiz, övgüsüz, takdirsiz ve hatta sessiz bir onaydan ibaret tebessüm, muğlak bir tercümeyle memnuniyet olarak benimsenir. Böyle başlar mutlu olmanın yegane yolunu, mutlu etmekte bulma özverisi. Akşam eve elinde torbalarla gelen yorgun babaya duyulan mahcup saygı ve hürmetin toplamı kadar olur sevginin çevresi çapı. Tüm duygularının tabanına hepi topu şefkat olarak tanımlanabilecek bir adanmışlık gelir yerleşir. Geleneksel orta-alt sınıf kültürel kodları bünyeye köklerini salıp, kısmetse garantili bir gelecekle hayata sıkı sıkıya tutunmayı bekler. İşte buraya kadar her şey normal seyrinde, yüzyıllardır biçilen role uygun bir akışta gayet kontrol altındadır. Eğer ki düzlemden şaşmaz, yerini yurdunu, sınıfını konumunu verilmediği kadar bilmeye yahut olduğu gibi kabul ederek rahatını muhafazaya yönelirsen; makul ve makbul olanın dingin yatağında sıradaki eşikler bellidir: İsmiyle gururlanılan okullar, sabit gelirli-güvenceli ve statü basamakları yukarıya doğru eğimli bir kariyer yolu, boy ve ücret mukabilinden eş kabulü görecek dünya evi ortaklığı... ÖSS’nin sunduğu kumarla kitaptan kağıda yazdıkların diploma olur eline gelir, KPSS’nin tanıdığı ayrıcalıkla vatana hizmet 9-5 arası vakit törpüsüyle maaş olur hesabına gelir; düğün tantanasıyla çeyiz-perde telaşının ardından evle arabanın kredi taksitleri, derken kızla oğlanın dershane masrafları hizası şaşmaz bir saadet silsilesiyle önüne gelir de ömür niyetine uzanır.

Gelgelelim o ilk çocukluk adımının ardından akıl rahat durmaz da kurcalarsa varlığın girdaplarını, arafın eşiğine gelinmiş; şu meşhur "kendin içindeyken kafan dışındaysa" makamlı çember hikayesinin küfeliğine girilmiş demektir. Zira kendinden önce etrafındakilerin bugünü ve hatta yarını tasasıyla yaşayan tasarruf insanları için düşünce ne kadar genişlerse genişlesin o en antik haldeki 'kurtulma' misyonu değiş(e)mez. Sınıf bu yüzden geçişsizdir. İsmiyle böbürlenilen okulların, verilen kitapların, anlatılan tarihin, sunulan koşulların ve yaşandığı söylenen gerçeklerin çatlaklarından bir kez sızdı mı ruhun kalıpsızlığı, oraya mıhlanır aidiyetsizliğin mihenk taşı. Kabuğu kırılmış makul vatandaşlığın kisvesi kafanın dışında kalmıştır. Etrafındaki yarışın bir parçası halinde allı pullu sertifikalı kendini sunum stratejileri, brüt gelirli geleceğe tapu halinde caka alışverişi, profil fotoğraflı-kartvizitli kimlik beyanatlarıyla beğeniye açık pozisyonlar ağır gelir Kafka dönüşümlerinin gölgesine.

İşte buraya kadar her şey bir nevi yön değiştirme gibi görünse de öyle basit bir sapmayla yeni bir yol tutturmaya da girişilemez. Zira o diğer tarafın bugününü belirleyen ilk adım kökleriyle de hemhal olunamaz. Sözün özü davul dengini bulma umudunu çoktan kaybeder de ayrı makamların telinde dövünür de durur. Düşüncede verili tüm kalıpların alaşağı edildiği o ideal dünyanın sağlam bir neferi olunsa da yaşamda benzerlerinin işgal ettiği yerde bir boşluk bulunamaz; bulunsa da ya küçük gelir sığılamaz ya büyük gelir doldurulamaz. Misal eril tahakküm lanetine karşı canla başla mücadele verilir lakin evden ırak hava kararmalarında gelen “Gecikme!” temalı telefonların vicdan azabından kaçılamaz. Misal yumruğu havada sloganlarla hayat bulunur da ardından gelen içki sofralarının meşrebi genişliğine el olunur. Varoluşun yalnız kendinden mütevellit özgürlüğü yazılır dilden gönle, lakin bir el tutmanın yamacındaki yabancılaşmadan kurtulunamaz. Emeğin manalı bir üretime dönüştüğünü görecek işlerde bulunmak istenir, lakin ya kâfi dereceli malum yabancı lisanda ezelden gelen noksanlık ya da iki gün sonrasının sıfatsızlığı önüne taş olup da konulur.

Gönül rahatlığıyla mutlu hissedeceği yerde isimsizlik ve yarınsızlıkla tehdit edilir; herkes gibi bir yer kazandığı yerde kendiliksizliğiyle huzursuz edilir. Ne kafası rahat bir entelektüel şaşaaya kapılabilir, ne de hayatı rahat bir gözü kapalılığa boyun eğebilir. Bu yüzden ne birinin hem çocuklarının anası hem yanında gezdirilmesi mümkün üstelik çalıştığı halde milföyden börek de yapabilen müstakbel zevcesi, ne de diğerinin hesapsız sorgusuz toplum klişelerinden azade özgür kifayetli sevgilisi olabilir. Velhasıl hem düşüncedeki özgürlüğün, hem yaşantıdaki gelenekselliğin kıskacında ikametsizliğe mahkum kalınır. Ne bir plazanın ara katlarında maaşının yarısını verdiği kostümleri ve fönlü saçlarıyla salınan bir toplantı salonu simgesi, ne bir dağın ardında kamp ateşinin anlık gailesizi, ne bir devlet dairesinin sanal iskambil kağıtlarındaki itaatkâr, ne de hayalin bizatihi olarak sonu bilinmez hevesçisi olunabilir.

Aidiyetsizliğin kanunu işte böyle böyle yazılmış olur. Karafaki denen o güzelim kelimeye eşlik eden beyazlıkla işte böyle böyle tanış olunur. Adın da yerin de kime-neye hitap ettiğin de meçhul bellenir. Nihayetinde olsa olsa adressiz kalınır da ancak şu malum ya içinde ya dışında çemberin dolaylarında küfelik bir kimliğe kanaat edilir.

2 Ağustos 2013 Cuma

Üveylik ve Ümid-i Mahfuz

Aziz dostum merhaba,

Şimdi bu afili hitap da nereden çıktı diyeceksin, haklısın. Ama daha önce kullanmamış olmamız geleceğe bir gelenek olarak aktarılmasında da engel teşkil etmemeli değil mi? Böyle eski zaman heveslerim var bilirsin, bu sesleniş de bir yenisi olsun kabul buyurursan.

Kurak  ve kimliği tehdit altında bir yaz gecesi yazıyorum sana bu satırları. Kim bilir ne koşullar altında, kim bilir hangi yıldızın yakınında erişecek kelimelerim, bilinmez. Böylesi muğlak bir edebi girizgâhın sebebi oldukça sıradan aslında, malum bu saat farkı mevzusuna yaban kalmaktan kurtulamadım. Bu durumu da zamanla bitmek bilmeyen savaşıma bağlayabilirim elbet, hatta epey de elverişli bir efkâr zemini yaratmış olurum lâkin yeterince hâkimsin bu uyumsuz vakit hezeyanlarıma o yüzden hiç yer işgal etmiş olmayayım şimdi.

Burada bıraktıkların varlığını korumaya devam ediyor, hepimiz gibi kimi zaman azalarak kimi zaman çoğalarak. Sen de farkındasın değil mi nasıl da usuldan bir sızıntı, bir çatlak halinde dâhil oluveriyoruz yaşama ve en bilinmez yanlarına? Yazıyorum çünkü başka yol bulamıyorum başımın içinde nükseden ıssız nöbetlere. Bu sıralar üzerime çöken çok büyük bir geçkinlik hissiyle baş etmeye çalışıyorum. Bu cümlenin ardından kendini alamadan gülümsediğini görür gibiyim. Evet yine haklısın şimdi "Hangi ara emeklilik günlerinden sıyrılabildin ki" diye iç geçirerek başını iki yana sallarken. Malum ki geçkinlik benim beş yaşımdan beri büyüyen kamburum fakat bu sıralar yoruluyorum belimi büken bu aşırı hürmetkâr özürden be canım... Ne yapmalı? Temelde hep bu soruyla geliyorum aslında sana değil mi? Yıllardır her kapını çalışımda şekil değiştirmişse de hep aynı dert hasıl oluyor: Zamana üvey evlatlığım… En eskiye doğru gitmeye çalıştığımda, gömünün dibinde hatırımda kalan "Protest müzik diye kategorize ettikleri de neymiş" diyerek peşinde koşturduğum o beton bahçe zamanı galiba. O gündü belki de miladı; sen o ayaküstü cevabı vermesen belki ben de şimdi sülalesi rahat bir neslin taşıyıcısı olma yolundaydım. ‘Huylu huyundan’ adlı eseri alaylı bir dudak bükmeyle tatbik ediyorsundur şu an, yine haklısın. Zaman geni bozuk bir bünyeyi yine zamanın en nostalji köşesindeki en kuytu detayla başka bir hayat ihtimaline evirmeye çalışmak başlı başına bir maraz değil mi sanki? Dönemin o fiyakalı tarzıyla kendini belirtme uğraşındaki yaşıtlarımızdan derviş edasında ama esasında bir hakir görmeye denk düşen mesafeyle ayrı durmak vatansızlığın kalesi mi oldu dersin? Şimdi de "Kim bu alışveriş sevdalıları, cover da ne demek" diye dolanıyorum mesela etrafta. Nerede hani değişmeyen tek şeyin kendisi değişim?

Aklımın dolambaçları arasında bir yer bulamayan her yadırgama halinde, fonetiğini sevip anlamının sırrına erişemediğim 'algoritma' masasını kurmak üzere acil çağrılar ediyorum kilometre hesabını bile yapamadığım yerlere. Uzaklığının en işlevsel yanı bu olsa gerek. Kim bilir belki hep yanı başımda olsan bu kadar içimde olmayabilirdin. Ben yakını çürütmeye meyilli bir maya barındırıyorum, bunu da bilirsin ve yazının başından beri en derin ve düşünceli tebessümü de şimdi sıradaki noktanın ardından bir es olarak verirsin eminim. Zaman gibi bir diğer belalım da yol oldu, oluyor, olacak ömrün güzergahına bakıldığında. ‘Birbirini daha da uzağa heveslendirmeye meyilli ilginç bir ikiliyiz’ demiştin ya bir keresinde, aldım o nurlu kelimelerini henüz Farsi harflerle yazmayı başarıp uhrevi bir hava katamasam da dimağımın kutsal sözler duvarına astım. Kısmetse alfabeye hâkimiyetim arttığında hat sanatıyla da süsleyip dünyanın kim bilir neresindeki rengini belirleyemediğim odamın aidiyetsizliğine taşıyacağım. Tam da buradaki hüzün geçişi bana bile ağır geldi, şu an yüzünde bulutlu bir iklim hüküm sürmüş ise hor görme, hakkıdır.

Ne vakit mesafemi biraz yakına çekmeye meyletsem işler kördüğümlere bileniyor canım kardeşim nasıl belirleyeceğiz bu sınırları? Ortadoğu haritası gibiyim, kimler hangi kavilleşmeyle çekmiş dikenli telleri bugün bile belli değil. Belki bu yüzden uzak yolların ve zamanların adresi olup sınıyorumdur tüm dünyayı. Belki bu yüzden hiç denk gelmeyen şehirler ile ülkelere ve günler ile yıllara rağmen hep aynı yerinde kendim gibi büyüyen sen, en derinde saklısındır. Tevazu yüklü bir bakış yerleşti şimdi gözlerine, bilirim. Sen de görürsün ki dinler beşiği, etnisiteler deryası diye methiyeler düzülen ama zulmün pervasızlığına layık görülen koca bir Ortadoğu vahasıyım sanki ben. Bu yüzden mi dönüp dolaşıp orada buluyorum acaba kendimi diye bilinçaltı saçakları ardına hiç girmeyeyim şimdi değil mi? Lâkin tükenmiyor adaletsizliğin ve vefasızlığın ebedi yoldaşlığına isyanım neyleyim! Direttikçe direten, bir süre sonra ağlamaktan yorulup uyuyan ama o hınç dolu asık surattan da asla vazgeçmeyen, vicdan azabının vücut bulmuş haliyle bakan çocuklara benziyorum. Şükür ki hiç ihtiyarlamayan bir yer de varmış bak ruhumun yanında yöresinde. Şimdi bundan duyduğum nafile fakat gururlu sevinci paylaşsam, nasıl bir ifade olur yüzünde onu çıkaramadı zihnimin arşivi.

Ne diyeyim şimdi ben sana, bu harfleri niye zayi ettim de kağıdın kalemin başına çöreklendim bilmiyorum. Canım çok yanıyor bazen, belki ondandır. Herkesten, her şeyden. Ama en çok kendimden. Yanılgılarımdan. Aldanışlarımdan. Ve bitmek tükenmek bilmez tekrarlayışlarımdan. İnsan doğası diye bir şey olduğunu ve kurt denen o garip mahluka benzediğini söyleyen saygıdeğer Hobbes, tez savunmasını üzerimizde sürdürmekten vazgeçse artık, olmaz mı? Belli ki hesaba katmadığı bir soy var işte böyle daimi olarak hata verdiğimize göre… Yeniden elden geçirilsin şu 'ezilenlerin antropolojisi' dosyası. Yoksa yani ötekiliğin yasası her an sağlamaya mı tâbi tutulacak, nedir?

Hiçbir söze, hiçbir siteme dahi lüzum kalmayacak kadar boşa çıkıyor ya bazen emek bildiklerin, o zaman bu koskoca evren, hatta meçhul bile olsa ötekisi de bir çöp torbasına sığıveriyor. Büzüşüyor ellerinde her iki kainat, öyle ki kokusundan tiksiniyorsun. Ağzını bağlayıp kapı dışarı etmek de kâr etmiyor maalesef kurtulmak için, koca bir mezbele diyarının leş yüküyle oturup öylece bakakaldığın ellerine de yabancılaşıyorsun. Derken deva niyetine ‘Tutup kendinin ellerinden bir gül ver’ diyen o en derinindeki sesi duyuyor, umutsuzluğunun içinde kendinden bile sakındığın o ıtırlı bahçeye göz ucuyla bakıp yoklama almaya çalışıyorsun. Sonra da sessizliğe dayanamayıp işte böyle yazıyorsun:
268?
Burada!