15 Eylül 2012 Cumartesi

Zayi

şimdi burası İstanbul
beni beklediğin
dokunuşunda kokumu duyduğun rüzgar var havada
şimdi burası Eylül
beni özlediğin
kelimelerle sevdanı süslediğin
şimdi burası deniz
köpüklerinde tenimin beyazını gördüğün
kilometreler öteden öptüğün
şimdi burası şiir
en sevdiğim
en sevgililiğin
benim için yapıldığını söylediğin
şimdi burası vapur
benimle cennete dönüşen düşün
dalgalara harfler çarpıyor
yokluğumda sana beni getiren
şimdi burası şairler yurdu
mısralarından yaratıldığımı düşündüğün
şimdi bir sene sonrayız
gökte yangınlı güneş
hiç görmediğin bir suretim ben şimdi demir merdivenlerden çıkan
eteklerimi tutuşum ilk
güvercin curnatasında kaybolmaya benzettiğin boynumda al bir yazma
gözümde en yakışanından gördüğün sürmeler
kıvrımında destanlar bulduğun saçlarımı kesmişim, düzlemişim de
şimdi ben bir yıl fazlayım
üstümde taşıyorum artık kaçtıklarımı
ve kaçırdığım her şey için
bıraktığım yerinden tutunmaya çalışıyorum hayata
şimdi vapurun gökyüzüne değen yanında
bir koltukluk boşluk arıyorum dönüşüme
şimdi burası mahşer
bir kanat çırpışı gibi aniden görünüyorsun karşımda
şimdi burası üç kişi
uzak ve yabancı bir gülümseyişin selamısın, yanında biri
içimde bilinmeyen tüm dillerin birikintisi bir boşluk
şimdi ben bir yıl eksiğim
burası yok olduğumuz yer

28 Haziran 2012 Perşembe

Misafir

asfalttaki gürültüyle aklına kazınan
akıp giden zaman
oysa saat sonsuz düşman
kelimeler düşer içine
ses bir yaprak senfonisi gibi usul
temize çekilmiş acılarında
buram buram dünün taze kokusu
kıyamadığın anların toprağını değiştirir gibi ürkek ellerin
hangi yanından tutacağını bilemediğin var avuçlarında
köke tutunamayan her bir zerresinde
çiçekler açsın istediğin karanlığıyla bağıran
umudun kaypaklığına boyun eğmeyen yalnızlığının haklı gururu
yüzünde hüznün nişanesi
ıskarta bir ömür belki kapının ardındaki gıcırtısından kaçtığın
yağmuruna pencere mabedinden ziyade yakışan nedir bilmeyerek yaralarını suladığın
bahar değildir gelen
evde kimse yok bilir
gecedir daimi misafir

(http://www.youtube.com/watch?v=OygeBzPanZY)

22 Mayıs 2012 Salı

Maktul Fermanı

bir gün, en olmadık vakit çal kapımı
yüzümde umutsuz bir mahmurluk
konuşturma beni
kelimelerin voltasında uykusuz kalan zihnime yardım et, soluklansın
üstüme sinen belirsizliği yıka beyazlarla
oda hapsinde bir heyecan olacaktı solda derinlerde bir yerde, çıkar ortaya, görünsün
bozkırda iyot aroması gibi bir hava dolsun ciğerlerime
parmaklarında açılsın tepemde yük yapan saçlarım
aklımın düğümlerini çöz birer birer
şüpheyi sokma içeri, güvensizliğimi kov
bin yıllık masallar anlat bana, sade sesinle avut
allara yeşillere boya gözlerimi
yarından kurtar
sözlerini anlamadığım şarkılar söyle, demliğin ıslığına uysun makamın
kaybetmekten korkan deli bir çocuk var içimde, büyüt onu
'kimse vazgeçilmez değildir' de, hayatla tanıştır, öğreneyim
ya da uyut onu, belki yalanlar uydur
'bak ben varım' de, üstünü ört, unutayım
hatta öldür onu, varlığına boğ, yitireyim
yolumu kaybedersem diye yönümü hiç dönmediğime çağır beni
dokunulmaz mağrurluğumdaki yalnızlığı bul, bakışınla parlasın
gülüp geçerek yüz çevirip kaçtığım o efsaneye inandır beni
gerçeği bekleyen, hiç kandırılmayandır

(http://www.youtube.com/watch?v=AtYmhMisT5s)

27 Nisan 2012 Cuma

Gölge Oyunu

Sessiz bakışlarda tanışıyoruz, çağlayan sular gibi içimizin kayalıklarını sürükleyen gözlerde. Dile gelmeyen sözlerde anlaşıyoruz, harflerin karasıyla iz bırakıyoruz yasak topraklara. Ruhun aç yörelerini susturamıyoruz bazen, bir soluk istiyor ya yanına, dindiremiyoruz. Beden buzları çözülsün istiyor ya bazen, dokunsun ateş bildiğine, kaçıyoruz. Sakınıyoruz kendimizi, sonra birbirimizi. İçimizde en yok umut ya, hevese mahal vermiyoruz. Kimi kimden koruduğumuzu bilmeden kıyamıyoruz yaşlarımıza. Ödümüz kopuyor bağlanmaktan. Saklanıyoruz kendimizden, sonra birbirimizden. Umuda geçit vermeyen birer gölgeyiz, uykusuz vakitleri adımlıyoruz. Korkuyoruz güvenmekten, yaralarımızı göstermekten. Her hayal kapısında, zili çalıp kaçan çocuklarız. Yedi cihan dolanıp inançsızlığın orta yerinde buluşuyoruz. Sevilmeyeceğimize inancımızdan sevdiğimize inanmıyoruz. Kanıyoruz birbirimize, kandırılıyoruz kendimize...

(http://www.youtube.com/watch?v=wAZqi-CeBks)

1 Nisan 2012 Pazar

Sepya

Baharı sesliyor semtim kuşları; seheri.. Şimdi o istediğin zaman akıp geçiyor ve tükeniyoruz, yeniden renklenmek üzere. Yaşadıklarına yeniliyor insan, gözünün gördüğünü saklıyor aklının kelime oyunlarında. Şimdi harflerimle barışmaya çabalıyorum. Her biriyle yeniden... Küstürdüğüm yerlerden bulup çıkarmadan başlamayacak hayat anladım, yazıyorum. Kışa yenilen yaz sevgisini, yarasını beresini, hüznünü gülümseyişini...

Şimdi bir dünya kadar uzak olan o soğuk sesini yazıyorum. Hiç tanıyıp bilmez gibi olan noktalarını yazıyorum. Yazımın vedasını çağırıyorum. Önce bir resmini çıkarıyoruz hayal meyal, sonra eksiklerini tamamlıyoruz. Geçmişin hatırda kalan mozaiği, bugüne düşen izi asla gerçekle bütün olmayacak çünkü yaşandığı o birinden uzakta yalnız çiziliyor, biliyoruz. Şimdi sade yok sayılıp üstü örtülen günlere vefa duruşu niyetinde dört duvarda bir çerçeve yeri açmaya uğraşıyoruz, harflerim ve ben. Yeni renkler için, yeni sayfalar için eldekileri toplayıp temize çekiyoruz. Bitişlerin kabullenişine uyumsuzluğu oranında dünyaya yaban kalan ruhun kapısını açıyoruz. Mutlu edildiği anları geri isteyen şımarık sesini susturup kendi yolundaki esas yatağına akıtıyoruz. Şimdi yapıyoruz bunu, belki geç. Baharın ışığından güç alıyoruz. Üstündeki demirden kışın örtüsünü kaldırıp paklıyoruz güneşle.

Kış unutulmanın mevsimidir. Kış zorun adıdır. İlk bakışı Ocak'ta karla boyanan kış gönüllüsünün kolaydan kaçışı bundandır belki. Uzağı, yokuşu, yolu sevmesi bundandır. Limanları ardında bırakıp bozkıra sığınışı bundandır kim bilir, ardından gelecek olanın güvencesini sınaması bundandır. Derken gölgesiyle baş başa kalması... Ama kış öğretendir, canın yangınını buzdan elleriyle daha çok hissettirendir. Kış gitmenin yongasıdır, yanında bulacaklarının yoldaşı, kalanların elvedası. Kış direnişin zirvesidir ve tökezlendiğinde yenilginin adresi. Şimdi kışla solan tüm renklerimizi sepyaya dönüştüren bir karenin içinde ömrün takvimine yerleştirme zamanı.

Bir baharın içinde bulduk biz kendimizi. Nisanın sonu, Mayısın başı. Pırıl pırıl rüzgarlarda savruldu içimizin tohumları topraklarımıza. Öyle aniden, öyle bilmeden... Bakmaya kıyamayan çekingen, ürkek ışıklar doldu yüzümüze. Otobüs camlarında, gar heveslerinde, durak soluklarında, iskele meydanlarında büyüdü imkansıza yürüyüşümüz. Her anın gitmeye hazır telaşında yetişmeye çalıştık birbirimize. Zamanla yarıştık, yolla yarıştık, kendimizle yarıştık ama tutunduk inatla. Kıymeti, şefkati, aynı dili, sevgiyi tatmanın ilkliğinde buluştu inancımızın saflığı. Yazın kavuruculuğunda büyüdü mücadeleyle tutkumuz. Her şeye bedel tek saniyeyi yaşayışımız.

Sonra bir güzün içinde uzak düştük. Eylüllü Ekimli... Sesin ölümsüzlüğüne sarıldık, en çok da yazının dokunuşuna. Kelimelerde aradık bir tek bakışı, nefesin durulduğu anda bulduk özlemin keskin yüzünü. Sessizliğin alfabesinde haykırdık sabrı. Ayların, şehirlerin ardından Kasım soğuğuna meydan okuduk vuslatla. Kimsesiz ibadet cennetleri, suskun tabiat hediyeleri denk geldi yanaştı kıyımıza umutlu tesadüflerle. Yokluğun içinde en yakın olup bir kervan boyu ayrılık güzellemesinde dahi vücut bulunca baharın çekirdeği, köklerin salınacağı güven diyarına taşındık.

Derken bir kışın içinde kaybolduk. Yetişilemeyen o ilk kar, işaretiydi belki. Sen gövdende hapsedip koruyarak direndiğin güneşin gücünü yitirirken, ben kışın ayazıyla birikiyordum. Böyle bittik. Sen sıcakla azalarak, ben soğukla artarak... Ocak beyazında, sen tükenen baharımla ben gelmeyen kışınla yandık.

Bir el uzaktaki zirveye varamadan düşülen dönüş yoluna sitem etsem de anladım artık, mevsimlerimiz sırasını savdı. Şimdi donup kalan harflerimi çıkarıyorum gömdüğüm karlar altından. Şimdi mevsimleri eşitliyorum. Bir başka kışa direnecek bir bahar için kendimle buluşuyorum yeniden.

Şimdi ömrümün yirmi ikisine asılı sepya bir fotoğrafta uçan kuşları seyrediyorum.

(http://www.youtube.com/watch?v=-bFjYSCjmOA)

25 Mart 2012 Pazar

Yitik

Çaresizliği değil kıymetsizliği heceleyen bir suskunluğa dönüşünce yok nefesler, sakınılan her harfin boşluğunda yek es izsizlik yankılanır. İşte öyle, duymaktan kaçındığın sesin boşluğunda boğulup yitecek suskun eşikte yankısız sözcüklere sürgün ettiğin harflerin, cümle cümle sağır...

(http://www.youtube.com/watch?v=ZE0avNboQ04)

15 Mart 2012 Perşembe

Merhem

Takvim sevdasıyla sınanıyor yıllar. Hangi aklın, hangi umudun, hangi geçmişin vefası bilinmez ama tükenmiyor. Yıllar geçiyor, yüzler değişiyor, istekler soluyor, yerine yenileri geliyor ama tarihi var etme derdinden sıyrılamıyor gönlün en ince teli. Yeri geliyor sinirleniyor kendine, yalnızlığının yüceliğindeki memnuniyetinden ötürü, hüznünün tek başınalığından ötürü... Kadehin bir başkasına değmeyen sessiz kederi gibi habersiz, kimsesiz azalışına kızıyor. Ama vazgeçemiyor. Ne kadar zaman geçerse geçsin, insan başına gelenler kadar değiştirdiğine inansa da kendini, tüm dünyevilikten uzak köklerini başka yönde büyütemiyor, kesip atınca devrilecek bir çınar gibi canını yakan toprakların üzerinde var ediyor erdemini.

Gidiyorlar sebepsiz, açıklamasız, üzüntülerine inandırarak ya da hiç gelmiyorlar hesapsız, gereksiz, sorumluluk duymayarak; ve yürek, meylini silmek yerine kaderin çizgisinde unutmaya yer vermeyerek rengini alıyor. Böyle soğutuyor acısını. Yaşamı ayakları üzerinde tutan, hayal kırıklığının mecburi yoldaşlığını yapan mücadele gücü oluveriyor. Kurumasın diye direndiği her eski yatağın, çağlayan gürültüsüne biriktirdiği suskunluğu duyuyor; zor ile beslenmekten yılmıyor ömrün özsuyu!

(http://www.youtube.com/watch?v=ilNLZU1qZ3A)

11 Şubat 2012 Cumartesi

Sesler Odası

Bir ses var kulağımda, on sene öncesinden...
Yalnızlık insana kendini unutturup yeniden hatırlatmak için karanlık, soğuk ve kapısı kapalı tutulan oda misali. Ya misafir, ya havalandırma bekleyen...

İnsan, içinde uçuşan, her biri birbirine karışan, hangisinin acı verdiği artık anlaşılmaz hale gelen sıkıntılar meclisi yerini bilip oturmadan ayağa kalkamıyor. Ruhun resmini belli edene kadar çalkalanması, dibe çöken kahve bekleyişi. Sebebi belirsizliğin boğazda düğümlenen huzursuzluğu. Ardından köşelerine çekilen sancıların ayrı ayrı sızısı, aynı devası. Derken sağaltan yalnız ayna! Vesilesi insana kendini hatırlatan bir ses, bir bakış, bir tek kelime...

Bir ses var kulağımda şimdi, on sene öncesinden. Hiç eskimeyen, her harfinden söylediklerinin yüzündeki yansımasını görebildiğim hiç unutulmayan bir ses... Silikleşen yüzümü şehirler ötede gözünün önüne getiren bir dokunuş... Uzun uykulardan uyandıran alaca bir seher havası gibi sesimin yankısı.  Hayatı unutmakla düşman olup yaşayan beni vuruyor yüzüme; unutmayarak! Haberini beklediğimi bilerek, bin kilometre ötedeki görüntüsünü anlatarak, tek mutluluğumun zamana ve uzaklığa yenilmeyen sevgiler olduğunu hatırlatıyor bana. Zamanı hiç etmek için gösterdiğim özeni... Değişenler içinden değişmeyen bir nefeste yeniden gün yüzüne çıkıyor benliğim, kendimi dinliyorum.

Yaşamak bizzat dönüşümün ta kendisi, değişen yollar, meskenler, yüzler, kaderler, seçimler, seçenekler, mecburiyetler... Dönemeçlerin ardındaki izlerin gayretli bekçisidir zaman. Siler. Bıkmadan usanmadan siler. İçinde bulunulan güne, o ana alıştırır; önemsizleştirir geçmişi, güzelliğine, eşsizliğine perde çeker eninde sonunda. Ya sonraya kalanlar? Emeğin kıymetini sürdürme cesaretiyle yarenlik... Uzaklaşan günleri, ayrı seferleri paylaşarak aradan kaldıran geçmiş ortaklığı... Hayatın götürdüğü her yolu, getirdiği her kederi-neşeyi, her nerede olursa olsun seninle birlikte bekleyip yaşayacak limanların yürek serinleten güvenidir, varlığın sebebi. Uzağın derin sesleridir içimize işleyen inanç.

Şimdi yalnızlığım koyu bir kış soluğu çekiyor içine. Her dem taze kalacak seslere tutunuyor ömrüm, değişen her şeye inat! Senelere ve yollara direnen yüzleri yaşatmanın savaşçısı suretimi görüyorum yeniden, şehir şehir...

27 Ocak 2012 Cuma

Bildiri

kaybettik
kapıda yine bozgun
ama alışkınız
almanlar yenildiğinden biz de yenik sayıldık ya
aynı balçığı kullanıyoruz her parıldayan vurgunda
hala yama edilmiş kibirden biçiyoruz umursamazlık duruşunu
arkamıza bakmadan uzaklaşıp hiçe çıkarıyoruz yaşananı
ortadan kaybolup mağlubiyeti kör ediyoruz
umut meydanındaki tüm izleri temizliyoruz
kursaktaki hevesi yutkunur gibi
bir valize sığmaya çalışır gibi
gidişi heyecan seyahate biletli
dönüşü sürgün kervanında bir otobüs camına yaslanıp
hiçbir durağı sevmediğini anlamak gibi
kabullenememenin suskunluğuna gömülüyoruz
tüm hikayenin duyulduğu sözsüz bir şarkıya eşlik edememek gibi
yüzümüze mağrur bir hüzün
içimize siyaha boğulmuş bir belki hapsediyoruz
kaybettik biliyoruz
bildirmiyoruz