Baharı sesliyor semtim kuşları; seheri.. Şimdi o istediğin zaman akıp geçiyor ve tükeniyoruz, yeniden renklenmek üzere. Yaşadıklarına yeniliyor insan, gözünün gördüğünü saklıyor aklının kelime oyunlarında. Şimdi harflerimle barışmaya çabalıyorum. Her biriyle yeniden... Küstürdüğüm yerlerden bulup çıkarmadan başlamayacak hayat anladım, yazıyorum. Kışa yenilen yaz sevgisini, yarasını beresini, hüznünü gülümseyişini...
Şimdi bir dünya kadar uzak olan o soğuk sesini yazıyorum. Hiç tanıyıp bilmez gibi olan noktalarını yazıyorum. Yazımın vedasını çağırıyorum. Önce bir resmini çıkarıyoruz hayal meyal, sonra eksiklerini tamamlıyoruz. Geçmişin hatırda kalan mozaiği, bugüne düşen izi asla gerçekle bütün olmayacak çünkü yaşandığı o birinden uzakta yalnız çiziliyor, biliyoruz. Şimdi sade yok sayılıp üstü örtülen günlere vefa duruşu niyetinde dört duvarda bir çerçeve yeri açmaya uğraşıyoruz, harflerim ve ben. Yeni renkler için, yeni sayfalar için eldekileri toplayıp temize çekiyoruz. Bitişlerin kabullenişine uyumsuzluğu oranında dünyaya yaban kalan ruhun kapısını açıyoruz. Mutlu edildiği anları geri isteyen şımarık sesini susturup kendi yolundaki esas yatağına akıtıyoruz. Şimdi yapıyoruz bunu, belki geç. Baharın ışığından güç alıyoruz. Üstündeki demirden kışın örtüsünü kaldırıp paklıyoruz güneşle.
Kış unutulmanın mevsimidir. Kış zorun adıdır. İlk bakışı Ocak'ta karla boyanan kış gönüllüsünün kolaydan kaçışı bundandır belki. Uzağı, yokuşu, yolu sevmesi bundandır. Limanları ardında bırakıp bozkıra sığınışı bundandır kim bilir, ardından gelecek olanın güvencesini sınaması bundandır. Derken gölgesiyle baş başa kalması... Ama kış öğretendir, canın yangınını buzdan elleriyle daha çok hissettirendir. Kış gitmenin yongasıdır, yanında bulacaklarının yoldaşı, kalanların elvedası. Kış direnişin zirvesidir ve tökezlendiğinde yenilginin adresi. Şimdi kışla solan tüm renklerimizi sepyaya dönüştüren bir karenin içinde ömrün takvimine yerleştirme zamanı.
Bir baharın içinde bulduk biz kendimizi. Nisanın sonu, Mayısın başı. Pırıl pırıl rüzgarlarda savruldu içimizin tohumları topraklarımıza. Öyle aniden, öyle bilmeden... Bakmaya kıyamayan çekingen, ürkek ışıklar doldu yüzümüze. Otobüs camlarında, gar heveslerinde, durak soluklarında, iskele meydanlarında büyüdü imkansıza yürüyüşümüz. Her anın gitmeye hazır telaşında yetişmeye çalıştık birbirimize. Zamanla yarıştık, yolla yarıştık, kendimizle yarıştık ama tutunduk inatla. Kıymeti, şefkati, aynı dili, sevgiyi tatmanın ilkliğinde buluştu inancımızın saflığı. Yazın kavuruculuğunda büyüdü mücadeleyle tutkumuz. Her şeye bedel tek saniyeyi yaşayışımız.
Sonra bir güzün içinde uzak düştük. Eylüllü Ekimli... Sesin ölümsüzlüğüne sarıldık, en çok da yazının dokunuşuna. Kelimelerde aradık bir tek bakışı, nefesin durulduğu anda bulduk özlemin keskin yüzünü. Sessizliğin alfabesinde haykırdık sabrı. Ayların, şehirlerin ardından Kasım soğuğuna meydan okuduk vuslatla. Kimsesiz ibadet cennetleri, suskun tabiat hediyeleri denk geldi yanaştı kıyımıza umutlu tesadüflerle. Yokluğun içinde en yakın olup bir kervan boyu ayrılık güzellemesinde dahi vücut bulunca baharın çekirdeği, köklerin salınacağı güven diyarına taşındık.
Derken bir kışın içinde kaybolduk. Yetişilemeyen o ilk kar, işaretiydi belki. Sen gövdende hapsedip koruyarak direndiğin güneşin gücünü yitirirken, ben kışın ayazıyla birikiyordum. Böyle bittik. Sen sıcakla azalarak, ben soğukla artarak... Ocak beyazında, sen tükenen baharımla ben gelmeyen kışınla yandık.
Bir el uzaktaki zirveye varamadan düşülen dönüş yoluna sitem etsem de anladım artık, mevsimlerimiz sırasını savdı. Şimdi donup kalan harflerimi çıkarıyorum gömdüğüm karlar altından. Şimdi mevsimleri eşitliyorum. Bir başka kışa direnecek bir bahar için kendimle buluşuyorum yeniden.
Şimdi ömrümün yirmi ikisine asılı sepya bir fotoğrafta uçan kuşları seyrediyorum.
(http://www.youtube.com/watch?v=-bFjYSCjmOA)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder