22 Eylül 2014 Pazartesi

Zamanın Defteri

Son satırın da altını çizip kapattım kitabı, içimde ferahın ve sıkıntının birbirine karıştığı yerin başı üstüne. Kenarı kıvrılmış, altı çizilmiş sayfalarda benden habersiz açık edilenlerimi kendi el yazıma çevirip sanki sırmış da hiç o raflardan memleketin bilmem kaç köşesine salınmamış gibi elim kadar bir defterde saklayıp yanımda taşıyorum senelerdir. Dolan defterleri biriktirdiğim mertebe artıran bir kutu var, o da hiçbir yerin yerlisi olamayan bir valizin içinde. Kat kat edip neyi koruduğumu sanıyorum, hem kimden, bilmiyorum. Böyle emin olmamakla doğuyor, boy pos verip yer yurt ediniyor, kök salıp ömrün meyvesi kesiliyor, derken dallarından düşüp yeni fidelere tohum oluyor zaten huzursuzluk. Dört yanım salkım salkım...

İşte elim bir defter kalınlığı daha yükseldi. Zamanı böyle ölçüyorum, defter bitince içinde hapsettiklerime bakıp neresine geldiğimi kestirmeye çalışıyorum vaktin. Her gerekliliğin yamacına bir takvim konduruveririm illa ama, zaman yıllar yerine defter defter akıyor zihnimde. Ama ilk kez bir kitabın altı çizili satırları yarım kaldı, defterin sonuna denk düşmedi. Zamanı değiştiren, zamandan taşan bir şeyler varmış gibi hissettim. Dolu defteri öncekilerin yanına kaldırdıktan sonra altı çizili diğer satırlar açıkta kalmış da zamanı bekletiyormuş kadar bir tuhaflık sardı aceleye kapılan etrafımı. Kitabı yerine koyacakken alttaki dolaptan aynı el ölçüsünde bir defter düştü önüme. Siyah fona renkli çiçekli kapağı, bordo kenarları ile tanıdım hemen, biraz da afallayarak. Epey uzak ve önce, aynını, başında birkaç sayfası yazılı halde başka bir ele emanet etmiştim. -İnsan bulunmayı umarak gizleniyor belli ki.- Göstermekten ilk kez kaçmadığım o satırlarda neler vardı hatırlamıyorum hiç. Bir tek, benimle başlayan bir zamanın ithafı olsun diye yazdığım Aziz Nesin şiiri 'Susarak' aklımda. O defterin ömrü, miladındaki kelimelerin mayasına uymadı galiba ki sonrasını hiç bilemedim; zaten zamanın paylaşılamayacağını da böylelikle öğrendim.

Eskinin şaşkınlığıyla şimdi bu aynısı olanı aldım elime düştüğü yerden. Yıpranmış kapağı, kabarık sayfalarıyla kullanılmış gibi göründü, üzüldüm. Açtım içini, hızlıca yokladım yaprakları. Satırlar boştu, dalgalı yüzeyinden anlaşıldı ki oradan oraya dolaşmış, ne yazmaya ne atmaya kıyılmıştı. Bu yıpranmış ama karalanmamış dünü ile sayacı olacağı zamana pek yakıştırdım. Kapağı çevirdim, gövdede kalan bölük pörçük kalıntıları görünce defterin başından birkaç sayfa koparıldığını fark ettim. Paylaştığımı sandığım yerinde, yeniden saklanmak üzere ellerimdeydi sanki zaman. Önce ağırlaştı, sonra tüy gibi uçuştu, derken yerini buldu mürekkep ve kitabın başlığı değdi takvime: 'Zamanın Farkında'

(http://www.youtube.com/watch?v=nHoXYrhJTcs)

5 Ağustos 2014 Salı

Zat-ı Muhterem

Yabanilikte zirveye oynadığım zamanlardı. Yıldız'ın güzelim bahçesine, o koca tavanlı asırlık sınıflarına, yalnız gelip geçmelik (sonradan zat-ı muhterem'in tarifiyle 'dersimi alır çıkarım' edasında) dahil olduğum garip bir ilişkim oldu okulla. Göz aşinalığı ve tebessüm tanışıklığı hariç neredeyse irtibatsız geçen yaklaşık üç yıl... 

Aksime, her daim cana yakın ve iletişimde engelsizdir muhterem. 'Bu konuşur muymuş' ifadesiyle değil de 'estiyse demek' bakışıyla (hatırladığım) ilk karşılaşmam, dekanlık merdivenlerindeki son dakikacı siyasi tarih sınav çalışmasına denk düşer. Ta ki teslimine üç ay kala ilk kaynak kitabını birlikte aldığımız tez dönemine dek. Tuhaftır, bu iki görüntü arasındaki geçmişe dair en ufak bir an yok dimağımda. Misal Güneşli'yi ne ara mesken tuttum ben, diye ciddi ciddi düşünüyorum bazen. Sahiden meçhul. Belli ki epey fark etmeden sızmışız zamana.

Sonrasını ise ne anlatsam da tanımlasam mutlak yama ister. Damdan duvar dibinden biletsiz konseri, yumurta-kapı geleneğinde rakip tanımayan tez teslimleri, renkli takvimlerde past perfect continuous çaresizliği, acemi sevda tesellileri, jüri perişan eden mülakatları, sinek öldürmekten gayrı işlev tahsis edilmeyen vatandaşlık kitabı, kutlama mı ahlanma mı belirsiz yazlık şarabı, içine poşet giyilen ayakkabıları, kırmızı bereli meyve tabağı sarhoşluğu, at parası, son sefer 97M sığınmaları, haşhaşlı çöreği-fırın patatesi, gazlı-kovalamacalı meydanları, bol hayal kırıklığı-ona inat ondan çok alaylı gülümseyişi, bolca sitemi, yer yer kabullenişi, analizlerle lime lime bilinçaltı ve sınırsız altyapı-durum tespitleriyle koskoca bir kaybolma yolculuğu...

Kanımca bu 'Hitapsızlığın Tarihi' başlıklı aralıkta büyüdük biz zat-ı muhteremle. Önce 'kol gibi callcenterlar'ı işaret ederek realizme çağrı yapana yüksek lisans parmağı kaldırdık. Sonra bu niteliğin cepte karşılıksız kalışına, Orta Anadolu toplumsal yapısı özelinde eleştirel yaklaşım talimlerine gebe evkızı sıfatı eklenince, kuponla KPSS kitabı alırken yavaşça indirdik. Akademiyi yırtıp aşamadık, memurluğa taşamadık, şirket desen hiç sığamadık. Böyle böyle sövgüde aşama katettik; bir kendimize, iki düzene, bir kendimize, beş düzene... Saygı büyüttüğümüz dünyanın riyakarlığı da batar olunca göze, aranıp durduklarımız içinde bir kendimizi bulamadık. Gösterişin dayanılmaz hafifliğinden tiksinip boşluğun ağırlığında ezildik. En çok da vaziyeti izah etme derdinden yıldık. Velhasıl bardakta marjinal ile muhafazakar üst üste, zeytinyağ-su timsali. Bir yanda isyan, diğer yanda hamur işi derken dahil olamadıkça kendimize biriktik, etrafımıza azaldık. Şimdilerde belki biraz daha berkimiş hatta, daha keskin.

Hele ben bir de hep gittim durdum, kimi uzun kimi kısa birer molaya benzedi şehirlerdeki yol kütüklü varlığım, sırtımda hep belirsiz bir zamanın çantası. Vefada sabitlenen yüzüm yorgun düştü sonra, kavladı kalabalıklardan. Yetmedi, daha da uzağa gittim. Dünya, aidiyetsiz bir huzursuzluk resmi olup serildi önüme. Kendini anlatmak için değil, görev gibi hiç değil, sade sesin ruhtaki karşılığı için açılan telefonları, yazılan mektupları ayırdım sonra yanıma. Dönüp geldim, 'yıkıp daha güzelini yapalım' dedikleri yerde de bulamadım evimi. Gene uzak kaldım. Kim bilir belki de doğru, sevdim ben bir nağmede çözülecek mesafeyle hatırlanarak var olmayı. Şans bu ki, bunca kuraklık içinde hep soluğu billurlaştıran bir esinti oldu zat-ı muhterem. Birkaç saniyeliğine de olsa rüzgar hissini baskın kılmak için görünmezliğini eşitlemeye çalışır ya insan gözlerini kapatarak, işte öyledir bendeki yeri.

Kıymetine ve yarenliğine minnet ve hürmetle (elbet yetmiş yedisine de niyetle) nice bir senelere...

(http://www.youtube.com/watch?v=7s0dRHFteW0)

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Balkon (2)

Günün çekilmesiyle birlikte yüzüne son ışıkların vurduğu yerine geçti yine. İyice kararmadan etraf, önce kitabını aldı eline her zamanki gibi. Kapağından seçtiğim kadarıyla Saramago-Körlük, haftalardır masanın üzerinde akşamın bu ilk saatlerini bekliyor. Kimi zaman çay bardaklarına, kimi zaman gereklilikleri örtecek bir boşluğa yer açmak için ardında duran ahşap sehpaya bırakıveriyor genelde. Şimdi de öylesi iştahsız dolaşıyor ki gözleri satırlar arasında, kitaptaki beyaz ışığın sahiden ömrünü kapladığını düşünmeden edemiyorum.

Çok değil, çamaşır toplamakla geçirdiği kadar bir vakit oldu olmadı, bugün de sehpaya yolculadı sayfaları. Önünde açılacak masa boşluğunun yüzüne yayacağı vazgeçmiş ferahlığı ezbere bildiğimi geçiriyordum ki aklımdan, ellerini uzattığı saksıyı o an fark ettim. Yılmadığını varsaydığım tek şey bu devirdaim galiba. Her ölümün ardından kısa bir süre geçince başka bir çeşit deniyor. Çiçeklerin iklimden bağımsız olarak yerini yadırgaması gibi bir durum söz konusu mudur bilmem fakat bu balkonun cenazeleri listesine epey katkı sağladıkları kesin. Masanın üzerinde o saksı  tekrar göründükçe, gerekenlere sahip bir hayatın yaşama yetmeyeceğinin deneyini yapıyormuş gibi hissediyorum. Yine su verip toprak değiştirecek, güneşin eksik olmadığı köşeyi kontrol edecek ama tüm bunları bir zamanlığına yapıyor olduğunu bildiğinden, kuruyan dalları çöpe atmayı bekleyecek sanki. Yine üzülecek elbet, lakin sevdiğini de sezmiyorum nedense... Saksının masadaki yerini alan boşluk ifadesine dolarken, buruk, umutsuz fakat hayal kırıklığıyla yanılgıya uğramamış doğrulamasının iç rahatlığında görünüyor hep gözüme. Donmuş hayatının ertelenen mücadelesini tecrübe ettirdiği tüm çiçekler sıralarını bekleyerek ölürken, çabasız ve ırak sinikliğine bahane cenazeler biriktiriyor sanki her birinin yaşama uğraşını manasızlaştırarak. Bu defaki misafiri kalın yapraklı bordo çiçeklere böylesi bir nezaketle dokunduktan sonra, imkansızın belli belirsiz, alaycı fakat şefkatli tebessümü kaldı ellerinde. Kalkarken gözü kitabın üzerindeki temkinli, ikazlı, karanlık ele takıldıysa da tülü çekip umarsızlığının üstüne, içeri girdi. Ardından bakarken gördüğüm; Körlük'teki el, saksının yorgunluğuna dönüktü.

(http://www.youtube.com/watch?v=fbamSAUT3q4)

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Balkon (1)

Dizlerini çenesi altında birleştirmiş iki büklüm oturuyor balkonun sağ yanındaki sandalyede. Bugün pek dalgın değil. Bozarmış pijamasıyla dünyanın tüm renklerinden uzakmış gibi rahat ettiğini düşünüyorum hep nedense. Saçları yine özensizliği tarif etmekten dahi bıkkın halde kim bilir ne zaman toplanmış da kalmış. Bir tek, hiçbir yere bakmadığını sezdiğim gözleri seçilmiyor balkon mesafesinden; en çok onları merak ediyorum.

Balkon, bizim buralar için yeni bir mesafe birimi. Kent sakini olmayan kenarların, dönüşüm süslü kamuflesi. Birbirini yaprak hışırtıları ile dal karartıları arasından, duvar gölgeleri üzerinden ezberleyen yarım asırlık izlerimizi yeni yitirdik. Şimdi bu yüz yüze, apaçık bakmalardan duyulan utanç bundan. Bahçe kapısının merdivenleri saygılı bir mahremin adını yazıyordu da sanki, şimdi bu tepelere tırmanan merdivenlerin alt alta üst üste ettiği yerleşiklik zavallı bir itibarın mahlası nazarımızda. Soba isi ile rutubet küfü ortaklığında yazılmış hayatlarına çok katlı bir sayfa açabilen kadınların görece rahatı hariç, görünmek istemeyen bedenlerin kaçışmasına benziyor varlığımız. Aksi tasarlanarak yapılmış olmasına hatta belki çoğunlukla öyle algılanmasına rağmen bugün bu sokak aralarında, insanların yüzlerinde, seslerinde dolaşan kelimenin gerçek anlamıyla 'düşkünlük'. Paketlenip kıstırılmış boşlukta açılan hava deliklerini andırıyor balkonlar. Görünürsek mahkûmiyetimizle yüzleşecekmişiz gibi kaçar adım artık giriş çıkışlarımız. Yabancılığımızı yakalatan denk gelmelerin adresi sanki, bir nevi acziyet noktası.

Işıklar artıyor, en çok da araba gürültülerini yadırgıyorum. Karşı karşıya, yan yana, altlı üstü çaresizlik istifliyoruz sayıyorum. Dizlerini çözüp ayaklandığını fark ediyorum sonra. Bugün pek dalgın değildi, erken kalktı. Ferini ne vakit söndürdüğünü unutmuş belli belirsiz bir yokluk var ama gözlerinde, biliyorum.

(http://www.youtube.com/watch?v=3cwtK0RaIoU)

8 Haziran 2014 Pazar

Ucube

kirpiklerimde birikiyor ölüm
gölgesinde ağır, isli, yapışkan ve ağulu bakışlarım
fakat yine dişimde ekmek
dilimde su
sonra yine gözümde uyku azgını
göl ardında gönül sitemi
yaşamın arsızlığından utanan yüzüm siliniyor aynalarda

ezelî avazı bastıran suskunlukken ölüm
oysa haykırmalı diyor serde hak
ruhumu keskin ve parlak bir bıçak kılan isyan
canımın sokaklarında soluk soluğa ve gür
düşüm yalın ayak yeşilin koynunda
bastığımsa lime lime inanç kırığı
başım meydanın vicdan sulayan nefesiyle ferah
tabanlarım değdiği yeri berkiten boşlukla toz duman
gövdem incecik ipin ucunda başparmağa asılı bir kimlik alanlarda
ayaktan başa soğuyan, upuzun
beynimden aşağı çakılıp bilenen çığlıklar
ve dizlerime doğru yayılan çürümenin buz kesen hissiz moru arasında
sesim, hınçla çatırdayan kifayetsizlikle burulan bir ucube kursağımda

5 Haziran 2014 Perşembe

Sarı

havanın kararsızlığına çöken sarı sıkıntının içinde kamburum
senelerin çokluğuna izlerin yoklukla inat ettiği şehir
kaçıp gitmelerin sancağı bellenmiş belalı bir sevda gibi ensemde
gövdem eksildikçe zihnimde betonlaşan kıyılar dikiliyor
özlem giyinmiş serzenişlerin çıplaklığından ürküyor bugün
memleketin en yakışıklı bankacısı ile devrin en efsunlu devrimcisi arasında
bir paket Anadolu dumanı mesafesini yürüyor zira zaman
keder, yüzümden rutubetli duvar sıvası sanatıyla kavlamış
yerini kapatacak uzağın tonlarını kolluyor dört bir kimsesizlikte
yolun her yanına eğreti gecekondu emanetliğinden ibaretken artık çember dışı teselliler
ağrıları ölçüşüp misafir yastıklarından söz açmakta saklı kalıyor huzurun saniyelik kırıntısı
salgın bir illetin sırıtışı gibi palazlanıyor sarı

(http://www.youtube.com/watch?v=dr6mEwzTKFA)

31 Mart 2014 Pazartesi

Takke

Hele şu takkeyi bir önümüze alalım gayrı!

M.Kemalin askerliği ile 'laiklik elden gidiyor' çığırtkanlığı hariç hiçbir işlevi bulunmayıp kamburun esas sebebi olan CHP ve çoktan kaybedilmiş lanet vals özentili statüsü kendini lağvetsin artık Allah-kosmos aşkına! Ülkücü işbirliği ile koyun koyuna 'Kurtuluş Savaşı'na soyunmak, ardından geceden sabaha 'medeniyet' devşirmek gibi tekrar bir kör muhafazakarlığın adını 'muhalefet' hele ki 'SOL' olarak koyup gösterdiğiniz için yaka silkiyor insanlar sizden, daha nasıl ifade edebilirler? En kibarı 'Ne anlarsınız siz' türevli hakaretlerle tepeden bakan ve hiçbir temeli olmayan sözde halkçılığınızın sonucudur bunca şeye rağmen hala asla alternatif görülmeyişiniz. Ve pek tabi iyi ki de görülmeyişiniz! Anlamamakta gösterdiğiniz direnç ile insanlara yakıştırdığınız o hakaretlerin bizzat adresi oluyorsunuz. 12 yıldır gün geçtikçe diş bileyen kesintisiz iktidarın, açıkça çalıp çırpmayı geçtim öldürmekten ve hatta bununla gurur duyarak duyurmaktan imtina etmeyen bir rezillik abidesinin varoluşunda, kök salışında ve böylesi bir utancın yerine bile tercih edilemeyişinizde hala nasıl bir bahane çemberi görebiliyorsunuz? Tükenin, hatta şu meşhur bilinmeyen diliniz ile söyleyeyim de anlayın yalvarırım: Edî bes e!

'Sözün bittiği yer' klişesine zorlayan noktada, Cihangir solcuları diye tarif edilen bir grup Gezi Parkı bira keyifçisine bakarak 'bas-geç' sığlığında, basiretsiz bir derme çatmalık benimseyen cenahın kanaatkarlığına reva görülecek bir şey bulmak ise benim diyenin harcı değil. Hakaretleri, küfürleri saymıyorum bile tehditler, linç güruhları karşısında durmayı göze almış insanlara karşı "Baykal ve Demirel, Çiller'i alıp geri dönsün hele sonrasına bakarız"ın ötesine varmayan bir düşünce yapısını koruyabilmek, komplo teorisi alanında eser vermek için gerçekten takdire şayan bir ilginçliğe vakıf! Buraya da ne diyeyim, tarizi caiz olarak: "Mala te ava!"

Meselenin tutunulan tek dalına gelince, Kürt hareketinin haklı ve emin mücadelesiyle bir olunup yaratılmaya çalışılan belki haddinden fazla ümitvar yaklaşımın onurlu varoluşunda, sosyalist güneşin doğuşunu beklemek şeklindeki hayalperestliği de görmek şart oluyor. Zira Kürt hareketinin ufkunda (milliyetçiliğin vazgeçilmez karakteri gereği doğal ve fakat mücadelenin geçmişi gereği ne yazık ki) 'Türkiye halkları' ile bir birlik eğilimi etkin olamayacağa benziyor. İmralı mektupları ve çizgisi aksine itibar etme çağrısında olsa da buna yalnızca 'önderliğe saygıdan' ses çıkarmayan kitlenin artışı aşikâr. HDP'yi vakit kaybı olarak gören kesimin yarınlarında "Benim de Türk arkadaşlarım var"ın ötesine geçmeyeceğini düşündüğüm içe dönüşün netliği, 'mesai harcamaya değmeyecek bir avuç Türkiyeli sol' için kontenjana razı olunmadığını işaret ediyor. Gereksiz ve romantik bir çaba gibi anlamı eksiltilerek konumlandırılmak istenen bu gaye, örneğini senelerdir içinde yaşadığımız klasik bir tek millet projesine dönüşmemek adına Kürt hareketinin önemli bir adımı olmasına rağmen, aydınlık yarınlardan sonrayı bekleyen Türklerin 'bas-geç' anlayışına benzer biçimde Kürtler içindeki hatırı sayılır bir kitlede de 'bağımsızlık sonrası yapılacaklar listesi'nde bekletilmesi uygun görülen bir noktaya tekabül ediyor ve böylelikle benimsenmiyor. Gel gör ki yönelime dair bu öngörüye bakarak stratejist siyaset hamleleriyle devranı döndürme kirliliği elbette, her daim kaybedeceği bilinse dahi, ilkelerin ve sahip olunan inançların safında yer almaya asla galip gelemez, (ve dahi idealist olma pahasına) gelmemeli. 

Velhasıl bu ahvalin kıskacında dönüp dururken gidilecek yer bulamayan bedbinliğin çeperinden sıyrılmaktan gayrı geçit yok, ey "N'etti gardaşım bu sol size" ile iç geçirerek her köşeden kuşatılmış Allah başka zeval vermezse bir avuç Türkiyeli! Gözünü sosyalist bir sabaha açmanın rüyası güzel elbet fakat elitist statü sevdalısı ulusalcılığa ve tatlı suların entelektüel dalgalarına indirgenmiş SOL'un esas emekçi omurgasına sahip çıkması için belki hiçbir zaman bitmeyecek olan uğraş (kazanımsız görülse ve hatta olsa dahi), günü kurtarma yolunda tamah etmeyi seçerek şikayet edilen düzenin bizzat devamlılığını sağlama kolaycılığından her dem evla.

26 Mart 2014 Çarşamba

Liyakat

bazen
ki sükût kursağımın çeperinde asitlendiğindedir
tohumundan mezarına dek kavrulmuş yaşam
çarkın diline âmâ yutkunmalarla birikir genzimde öksüz
ki ağzım sökülmüş dişler yatağıykendir bazen
uğruna cehennemler beğendiğim söz
ayağa düşmüşlüğün arsız tahtına mülk edilir
bazen
ki öfke bileklerime ağır geldiğindedir
kudurmuş nefretlerin şahına kalkamayışım
recmin ıska ağrılarına değer derimde

(https://www.youtube.com/watch?v=SvEIm8MY0fc)

11 Mart 2014 Salı

baharın utanmaz kucağında dilsiz dünya
yüzüne dönüp yakarılan mavi yine kör
sağ yanım güneşin yılışık sıcağında gevşek
solumda kıştan kalma vakur, dişli bir inat gibi diri ayaz
köpeklerin refahına itinalı bir yeryüzü parçasındayım
bir çocuk daha kemiklerine ayrılmış oysa kapı önünde
ekmek buğusu kadar ömürlerin ağıdı çalınmıyor suyun alnına
köpürüp taşsın oysa nehir
yatağında yaralı, azgın vicdanın
yutkunup soğurmasın uzağın kan götüren lanetini
yırtılıp orta yerinden intikamla parçalansın
yoksa arınmıyor belası ayaklarına dolanan suskunluk
lime lime can kokusu siniyor arsız akıntının koynuna

2 Mart 2014 Pazar

Tesadüfe Önsöz

nasıl seslenilirdi unuttum
kim bilir hangi kelimede kalmıştık
öyle ki
bir zaman yazılmaktan aşınan ismin ifadesiz şimdi
olası bayram mübarekleri kontenjanında bekletilenlerin peşi sıra
sahi yeni baştan takdim mi gerek yoksa
onca kalabalığın arasında
yüzünün aşinalığını seçip adını da konduruverince
tanış olunur mu hiç yeniden
kaldı ki ismin dilime
içinde j bulunduran bir köken yabancısı kıvamında sanki
harfler de mi yadırganırmış yani canına yandığımın devrinde
öyleyse eskitilmiş on yılın neresinden tanındık acep
sahi hangi harfin tortusu beni bilindik kılan
misal neden bilmem boyun daha uzun kalmış hatırımda
gerçi değişenlere dem vurmaktan geçmez ser
duymuşsundur elbet bizim şair öldü beş yıl evveli
diğeri desen finansçı artık
ondan da beteri
bunca vakit sakındığım kelimeleri
yanlış adreste heba etmişliğim var bir de benim
de ki sözler dahi yer yer ağardı geçen bir deste yılda
varsın santim hesabı da şaşmış olsun canım
öyleyse muteberdir de elbet
kaldığımız yerin yeni baştan tecellisi:

tesadüfler ardında öylece bir tekrar ben
yine memnun oldum

(http://www.youtube.com/watch?v=Q-_iYmdnfEA)

Karanfil'de

Birbiri ardına ilerleyen yüzlerce adım seyrediyorum. Şu zamana dek bir biçimde peşi sıra yürünen adımları düşündüğümde hala yolun varlığına inanıyor olmama şaşıyorum. Kışın en azılı vaktinde güneşin tepemde yükselen manasız gücü, yersizliği oranında geniş bir huzursuzluk seriyor ayaklarımın altına. Sırtımı o kaygılı zamansızlığın sıcağına verip, yüzümü yolun gelip geçiciliğinde durak ederek banka oturuyorum. Elimde, buruşursa resmiyetini kaybedecekmiş gibi öğretilegelen bir ağacın kim bilir neresi ile 'yorgunluğum mu daha fazla yoksa bezginliğim mi'yi tartıyorum. Sürüklenen bedenimde de tıpkı önümdeki sayısız adım kadar hükümsüz bulunduğumu hissedince, bıkkınlığın galibiyetinden emin oluyorum. Yanımda umut ve çaba harmanı sesiyle oturan kızın telefondaki tavsiye usullü bilgilendirme konuşmasında öyle tahammülsüz bir aşinalık yaşıyorum ki duymamak için tekrarlanmaktan bitap düşen ve artık yalnızca ardışık gürültüler halini alan şarkıları kulaklarıma tıkıveriyorum alelacele. Şehirleri ve hatta içinden mühürlü geçişler yapılan sınırları dahi geçse de insan, hayat nasıl da sıraya koyuyor adımları, başı ayaklarına dönük bir ufka mecburiyeti nasıl da rahatlıkla eş belletiyor diye düşünüyorum. Sesinden kaçındığım kızın sözlerinde bulacağımdan hiç kuşku duymadığım o yarın uğraşı, kaygısı, telaşı, beklentisi aslında adımlarımın bir sokak gerisi, aynı bankın dinlencesi. Konuşmanın sonlanışını fark etmemle birlikte ben de başımın içinde ayırt edilmeksizin öylesine bir yığın halinde dönüp duran müziğe bir nihayet bahşediyorum ve sanki yükü hafiflemişçesine kaldırabiliyorum bakışlarımı önümden geçen adımların sahiplerine doğru. Sesimin uzaklığına sebatkar bir şükürle içimde, art arda düşüp kaldığımız yerden kayboluyoruz.

(https://www.youtube.com/watch?v=Ey4MivW0BUs)

11 Ocak 2014 Cumartesi

Suskun

Fotoğrafı etrafındaki ayrıntılardan arındırıp yüzüne odakladı. Yüzüne hiçbir zaman fotoğraftaki kadar uzun bakmadığını fark etti. Garipsedi. Söylenmeyenleri görmek ister gibi baktı. Hepsini duyar gibi baktı. Hiç tanımazmış gibi baktı. Tüm zamanları bir bir geçirip aklından, fotoğraftaki yüzüne eklemek için baktı. Eksik kalan anlamını bütünler gibi, birlikte günleri tek tek yüzüne eşleyip izlerine baktı. Bazen sesinde gölgelendiğini zannettiklerine baktı. Acabalarını dolaştı yüzünde. Sessizliğine baktı. Sessizliği gibi yüce bir yere taşındı yüzü içinde. Sessizliği gibi yıllandı bakışı fotoğraftaki yüzde. Sessizliğine tasalandı. Şimdi onunla ne yapacağını bilemedi. Sessizliği ellerine sindi. Gözlerinde büyüdü sessizliği. Uğuldadı. İçinin evvelki darmadağınlığı çözülür müydü sesiyle bilemedi. Yüzünde iyi edilmeyi aradı. Gözlerinden kendi yüzüne dökülen huzura baktı. Eksiltmekten korktu. Sessizliğine tutundu. Yanındayken yüzüne düşen ışıltıya baktı. Sesini özledi. Kaybetmekten korktu. Sessizliğine saklandı.

Fotoğrafta iki yan yana yüz suskunluk bulundu.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Sezmek uçurum bir muammaydı

Yüzünü güneşle karşı karşıya getiren banka oturdu. Gözlerini açamayışının üzerindeki sarı, kuvvetli baskıyı sevdi. Hep düşman bilmişti güneşi, 'Bir nevi teslimiyet belki de' diye düşündü. Başını, arkasındaki duvarın köşesine yasladı. Beyninin içinde sarmal olup dönen belirsiz düşüncelere yalvardı: "Durun!" Biraz daha açtı kulağındaki müziğin sesini. Anlamadığı dillerde, anlamadığı sözlerle rahat etmeye uğraşıyordu. Kaybettiği sesini, yalnız onların fısıldadığını seziyordu. Sezmek; ne uçurum muammaydı. Yüzünde hiç olmamış kadar kaybolan gülümseyişi gibi. Gözlerinin altında onlardan daha büyük daha koyu çukurlar, başının tüm derisinde oyuklu tümsekli sıkıntı izleri. Ne doluyordu yaşamın boşluğuna, bulamadı. Kaçacak durakları tüketmişti. Uzağından geçen tren gürültüsünü işitti. Gitme isteğini de mi yitirmişti? İstek olduğundan emin bulunulan yegânesini... Yanından geçenlerin adımlarını duydukça fark ediyordu dünyanın dönüş sesini. Kapalı gözlerini güneşten ayırdı. Yere çevirip başını, bakışını zeminle buluşturdu. Gelip geçen ayak seslerini dinledi. İzler aradı, bulduklarını sildi. Sesini istiyordu, yalnız adımlarının sesini. Güneşle büzüşen yüzünü topladı, kalktı. Önündeki küçük taşlarla kaplı yolda yürümeye başladı. Seziyordu, sessizlikti.

5 Ocak 2014 Pazar

Rüya Ulağı

Bir ses belirdi usuldan. Rüyadaydım. Sesin vatanıydı uykunun yurdu. Ay ışığında büyüdü düşün öyküsü. Günlerime doldu, yüzümde yer edindi, zamanımın en derinine işledi. Öyle bir ahenk ki ezginin eğilip büküldüğü, dinginleşip dalgalandığı, coşup çağladığı makamlarda yaşandı. An geldi, uyandım. Kovuldum rüyalardan. Talan edildi, kavruldu canım. Masalın hangi yangın yerinde yitirdim sesi, bilemedim. Ruhu çekilmiş bir köz kaldı uykusuzluğuma miras. Sesin büyüsünden kaçtım, ay ışığının körü oldum. Avuntu uykularında kayboldum. Sılası yok gurbetler toğrağı olmuşken şimdi kulağımda usuldan bir geçmiş. Miladın aşinası, rüya ulağı. Yanı başımda ışıyor ay sesi, hayal nefesinin hüzünlü ümitvar çağrısı. 

(https://www.youtube.com/watch?v=y2qveaA3iX0)