28 Eylül 2013 Cumartesi

Seher

yıpranan derisini atarmış zaman
yoksa bu enfes mavi nereye çıkar gözlerinden açılan
tamir değil içimde ayaklanan aşikar
taze bir uyanışın kokusu bu cihana yayılan
kentin eğri büğrü topraksızlığına güz sağanağı bastıran
ezanın seher ayazı tenin derinine sokulan
demek zaman bile sıyırırmış kabuğunu sırtından
yırtıp eskinin rahmini dirilirmiş nefes
uzaklığıma yetişmeyi bilse ah uykuya saklı şu sinsi sıcak
yıllarım küçülmeye teşne sesinin çatalında

(http://www.youtube.com/watch?v=XSZkbg9SCqA)

16 Eylül 2013 Pazartesi

Kıymete Arıza İkazı

Sahiplenmek kimyamda yetim. Ama keskin bir özveriyle adanmak tam ölçü! Alerji yapıyor sanılıp kesilen tüm kavak ağaçlarının intikamı niyetine, göstermelik bağlılıklara bağışıklık kazanmıyor bedenim. Tüketim kültürü, endüstriyel üretim, diye bilimsel referanslara sırtı dayamak da makbul; lakin her şeyden önce eşyanın tabiatı desek kâfi. Yahut Freud yamacında ilerlersek, çocukluğumun lunapark sevmez garipliği de olabilir sebep. O vaat yüklü yer hep aldanışın ve kofun temsilini canlandıragelmiştir zihnimde. Şimdi hala ne ki güncel, ne ki (adında meymenetin zerresi bulunmayan) popüler ise işte o ışıltılı, allı pullu ve açık seçik cazibe kusan gürültü yumağını çağrıştırır bana. Yetmezmiş gibi tam aksi olana kör bir sığınış da olası. Öyle ki kazara devrim olsa, Kavgam'dan cümlelerin altını çizip Hitler alıntıları mı yapacağım acaba diye korkmuyor değilim zaman zaman.

İvmesi hızla artıp daha büyük hızla inene dair yüzüme yerleşen tatminsiz burun kıvırmadan ve içimde hatırı sayılır bir derebeylik kurmuş öfkeden endişem büyük. Bir çeşit azınlık sevdasına tutulmuş kalmıştır belki gönlüm. Yahut "Zambaklar en ıssız yerlerde açar"a hasım bir ayrıcalık arzusu belki bilincimin zemin altı katlarındaki. Lakin ya kibir üstüne kurulu bir kimlik inşasıysa, nice olur hal-i ahval? Hâşâ ey beni bilmezim! Kibirden yer yök korusun cemi cümleyi. Lakin ruhumu layık-ı veçhile virüsü sarmış olması muhtemel. Yoksa misal kelimelere kurban olurken sakınmak da nesi! İsyana hayal büyütürken seçme ve yerleştirmeye tabi tutma isteği ne cüret! Fakat kıymet derler adına ey beni bilmezim, kıymet! Tüm derdim tasam ona zeval gelmesin. Nasıl ki gizli bir dil gibi sessiz ve gururla saklayanları olsun istiyorsam Hasanım Ali'nin, büyüsü açık edilmeden korunsun istiyorsam Namjoo, Prometheus ateşi kadar kutsal kalsın istiyorsam Neşet Baba, hele benliğimin varoluşuna çentik atmış kadınlığın abidesi Füruğ, kaderin tekrarına iman ettiren özgünlüğüyle Tomris Uyar, vicdan ve yalnızlıktan örülü kalesiyle Aslı Erdoğan, hangi evrenin bilgeliğinden koparıldığı asaleti kadar sır Şule Gürbüz, birer ayet olup kalsınlar dimağda da dilin kaygan zeminine dahi düşmesin kudretleri istiyorsam; nedir bunun hikmeti? Kıskançlık belki.. Kim bilir belki de imtiyaz küstahlığı. En derinde sevilen, bakmayı bilmezler kapsamı dahil bilinir olunca, gözümde tüm feri sönüp de canı teninden çekilmiş bir soğukluğa dönüşüyorsa; nerededir irin?

Kıymet diyorum ey beni bilmezim kıymet! Çoğu bünyede hazmedilmiyor hani, ondan kaçırıyorum. Fakat yanlış anlaşılmasın, entelektüel bir zırva yok kökümde dalımda. Bütünüyle dogmatik obsesyon. Yani bu gibi bazı muhafaza eğilimlerim, telif gerektirmeyen anonim nimetlere de oluyor. Misal iğde kolonyası, boca edilen gösteriş timsali parfüm adetiyle zayi olmasın; yedi cihanın anahtarı misyonunda gizemini sonsuza taşısın istiyorum. Yahut bulgur pilavı öyle her yerde bulunmasın; net sınıfsal aidiyettir, o kadar ki onsuz devrim bizim değildir! Misal uzaya vizesiz ve aktarmasız uçuş süresiz kelepir bile olsa, otobüs can, tren canandır; dünya mirasları listesine alınsın istiyorum. Kurşun kalem ile saman kağıdı ikilisi mesela, bizzat aşk ve savaş sebebi. Binaenaleyh kaynağı meçhul maraz yuvası işte, daha neler neler ikamette. Fark etmedikleriniz özenle sarıp sarmalanır. Iskartaya ayırdıklarınız baş tacı edilir. Kıymet diyorum ey beni bilmezim kıymet! Erdeminde ezilme tehlikesiyle yaklaşmayınız.

(http://www.youtube.com/watch?v=W8abhQ6gGdc)

15 Eylül 2013 Pazar

Bir Pencerelik Kelime

Günlerden mutluluğa kaç arşın mesafede olduğu kestirilemeyen takviminin sıradaki yaprağındayız. Durgun, donuk ve altındakilere aldırmaz bir gök renginin başına buyruk diyarındayız. Erken vakit uyanıyor, gözlerimizi nereye açtığımızı anlayana dek anlamsızca bakınıyoruz, alnımız üstünde değil de gri aydınlık sızıntılı bulutlar arasındaymış kadar yüksek tavana doğru. Doğrulup tüm bir ömrün ifadesi saydığımız pencereye yöneliyor ilk adımımız. Ardından bakabildiğin bir pencerenin mevcudiyeti önemlidir, hem şeffaf hem de düşe fırsat tanıyacak bir aralık yaratan... Zira aidiyet ya da azad olma onunla kimlik bulur. Şimdi ayaklarımızın dibinde boyumuzu ikiye katlayan şu koca çerçeve, kısa, devrik ve seslerinin çok ötesinde bir dize gibi sır.

Esaslı bir anlamı var payımıza düşen camın. Burada, yani yolun her şeye aynı benzerlikte ve eşit yakınlıkta olduğu hayatın bu işaretlenmemiş noktasında, daha önce geçmiş miydik diye defalarca dönüp durduğumuz ve her yanı tanıdık görünüp hiçbir yanı hatırlanmayan bu tarifsiz adreste, ardında durduğumuz geniş bir pervaz ayrıldı adımıza. Perdelerini yaslıyoruz her iki kenarına ve işte günümüz aydınlıkla buluşuyor. Ne köhne sokak, ne tek tük ayak izleri, ne rüzgarı açık eden ağaç gölgesi, ne göz göze duran sandalyeleriyle bir balkon, ne kurumuş tarla, ne kullanılmayan arsa, ne karaltısıyla boğan bir bina, ne gürültüsü müptela eden tren geçidi, ne türlü gelip gideniyle bir dükkan, ne rengarenkliğinin sesi duyulan okul, ne usul usul akan nehir, ne kiri pasıyla müsemma çöp arabası, ne mis kokulu ıhlamur bahçesi yok odamızın dünyaya açılan gözünde. Işığımız apartman boşluğundan doluyor. Nirengisi kayıp bir ömür için nasıl da hoş bir metafor... Milyon yıllık evrenin tekrarına işaret edip avuntu olacak bir karşı pencere bile değil enginliğimiz, boşluğu sınırlayan bir duvar.

Açıp her iki kanadını birden, gecenin kekreleşmiş havasını boşluğun oksijeniyle takas ediyoruz. Günümüz boşluğun içinden yeni serin nefesler çekiyor ciğerlerine. Yıkanan yüzümüzün aynadaki aksi berraklaşmasa da seviyoruz her sabah yenileriyle tanıştığımız şakaklarımıza düşen akları. Herhangi bir hissin temsilcisi olacak tek bir kelimenin yansımasını bulma isteğiyle daha bir dikkat kesiliyoruz aynaya ve kırık bir affın tebessümüyle uzaklaşıyoruz. Sonrası bir ekmek, bir su.

Bazen üstümüze kalın bir fermuar çekip, kulağımıza uzağın seslerini misafir ederek uzun merdivenlerden iniyoruz, penceremizin bakmadığı dünyaya doğru. Yüzeyine görüntümüzün değdiği her yerde hep o bir kelimeyi arıyoruz. İster acı, ister memnuniyet, ister mutsuzluk, ister keyif, ister keder, ister neşe, ister hüzün, ister özgürlük, ister yalnızlık, ister özlem, ister nefret, ister gurur, istek pişmanlık... Bir tek kelime. İçimiz, harflerin cenneti ve cehennemini bekleyen mezarların sükunetinde. Yalnız iki sesin yan yana gelişi için aranıyor ruhumuz. Bir tek 'AH' misal, üzgünlüğün kalesini dikmeye yeter. Yahut tek bir 'SU' aman dileyip ayaklandırır mücadeleyi. Lakin bedenimizin hiçbir toprağında duyguya tekabül eden kelime kutsallığından iz yok. Harflerin kabristanında dua eden yarı yas yarı ümit gibi gözlerimizin altındaki belirginleşmemiş çizgiler, alnımızdaki kıvrımsız duruş, dudaklarımızı ne aşağı ne yukarı bükmeyen yerleşik kabul. Böyle tekdüze bir resmi geçit şeklinde dolaşıyoruz sokaklarda.

Geçmişe saygısından parlayan, her daim bayram arifesi paklığında, durmadan kendine özgü makamıyla eşliği zor bir ezgi mırıldanan, evrenin hızına sırtını dönmek için vefasının asaletinden başka bir şeye ihtiyaç duymayan sakin bir masal perisi dokumuş sanki adımladığımız kenti. Yabancı değiliz birbirimize. Oysa herkes hiç olmadığı kadar el bir diğerine. Kaybolmayız bu şehirde belli, kapılmayız da akışına. Bazı mayalar tutar ya birbirini, sade öyle. Her bir sütununu, kenar köşesini koruyup kollayan özen, nasıl uzak düşebilir ki paramparça edilmiş özverimize? Lakin yolun sonunda simamıza bir kelime nakşedebilir mi, bilinmez.

Kağıdın tükenmez sevdalısıyla birkaç kelam edip dünyayla münasebetimizi kafi bir virgül ardında bırakıyoruz. Omuzlarımıza bir de yorgun çöküklük ekleyip geri dönüyoruz. Daha bir yavaş çıkıyoruz uzun merdivenleri. Varıp boşluğu hapseden duvarımızın resmine, karanlığını örtüyoruz yeniden iki yanından. Akşama erişince, ardında ne olmasını umduğumuzu düşünerek o pencereyi düşlüyoruz. Bir kelime düşse düşlerimizin bir yerine, camın ardı sonsuzla dolacak biliyoruz. Yalnızca bir kelime... Bizi ayırıp ben yapacak, seziyoruz. Geceye itimat ederek bir güne daha kapanıyor gözlerimiz. Bugünü de birlikte kaybediyoruz biz, aynalara yansımayan ben ve aksim.


14 Eylül 2013 Cumartesi

Ismarlama Atıf

Saatlere, senelere bölerek hükmetmeye yeltendiği yetmezmiş gibi, zamanı yer değiştirmekle yeni bir sıfıra ayarlama acizliğini de aşamadı insan soyu. Üstelik nesilde Erasmus adlı zat-ı muhteremi, manzara farz edilen bilumum ağaç-su birikintileri, kaza tutanağı formunda çeşitli trafik ışığı-yol-araç kompozisyonları, orantı yoksunu kadrajdan tarihi yapı esintileri ve elbet kebapçı görüntülemenin hazzına dayanan milliyetçilik çeşidimiz temasıyla sözüm ona bir kültür-sanat fotoğrafçılığı zanneden zihniyet hakim. Bunları duysa insan aklına dair hala nikbin olabilir mi sevgili Locke bilmem... Gerçi şu durumda karanlığa iman, ondan önce Erasmus beyefendinin hakkı olurdu ama neyleyim atıf bu defa özel istek üzerine!

Sözün özü, yine elde bavul geldik bir uzağa. Pencereler, mesailer, havadisler halinde hayatın bulunamayan rayını demirden dövüyoruz da denebilir. Gitmeye övgü, hangi eğitim-öğretim müfredatında heba edilmekten kurtuldu da kendi kendimize anarşiklik kitabında yazılıyor meçhul. Neylersin genetik yatkınlık malum severiz otogarları, hele ki istasyonları... Cam kenarı diye bir mertebe var serde, hep ondan işte bu biletli yersiz yurtsuzluk. Yani Locke ile ilerlemecilik noktasında da buluşamıyoruz. Zaten biz kendisi ve şu sıralar başına bir de 'neo' eklenerek 'şahtı şahbaz oldu' tabirine enfes bir örnek teşkil eden liberalizmiyle bırak buluşmayı şöyle bir alıcı gözüyle bile bakışmayışımız neticesinde elhamdülillah terennüm ediyoruz bir nevi.

Velhasıl kimsenin aklına eremiyor, nerede bilinmez kendimizinki peşinde böyle yolu kaderle kesiştirmek için gidiyoruz da gidiyoruz. Mekan değişince, zamanı da değiştiririz sanıyoruz hala içten içe, evrilmeyen kimi genlerden mütevellit. Hatta bazı yerde ileri geri bile alabiliyoruz güneşin doğuşuna paralel. Ki dilim dilim kesilmiş kıvrımlı bir nehir imgesi neyse, kolumuza oyuncak ettiğimiz zaman da öylesi nafile. Yaşam sürüyoruz işte azizim yer yer sürülmek, yer yer sürünmek dahil...

(http://www.youtube.com/watch?v=aGIFjb2c0hY)