15 Eylül 2013 Pazar

Bir Pencerelik Kelime

Günlerden mutluluğa kaç arşın mesafede olduğu kestirilemeyen takviminin sıradaki yaprağındayız. Durgun, donuk ve altındakilere aldırmaz bir gök renginin başına buyruk diyarındayız. Erken vakit uyanıyor, gözlerimizi nereye açtığımızı anlayana dek anlamsızca bakınıyoruz, alnımız üstünde değil de gri aydınlık sızıntılı bulutlar arasındaymış kadar yüksek tavana doğru. Doğrulup tüm bir ömrün ifadesi saydığımız pencereye yöneliyor ilk adımımız. Ardından bakabildiğin bir pencerenin mevcudiyeti önemlidir, hem şeffaf hem de düşe fırsat tanıyacak bir aralık yaratan... Zira aidiyet ya da azad olma onunla kimlik bulur. Şimdi ayaklarımızın dibinde boyumuzu ikiye katlayan şu koca çerçeve, kısa, devrik ve seslerinin çok ötesinde bir dize gibi sır.

Esaslı bir anlamı var payımıza düşen camın. Burada, yani yolun her şeye aynı benzerlikte ve eşit yakınlıkta olduğu hayatın bu işaretlenmemiş noktasında, daha önce geçmiş miydik diye defalarca dönüp durduğumuz ve her yanı tanıdık görünüp hiçbir yanı hatırlanmayan bu tarifsiz adreste, ardında durduğumuz geniş bir pervaz ayrıldı adımıza. Perdelerini yaslıyoruz her iki kenarına ve işte günümüz aydınlıkla buluşuyor. Ne köhne sokak, ne tek tük ayak izleri, ne rüzgarı açık eden ağaç gölgesi, ne göz göze duran sandalyeleriyle bir balkon, ne kurumuş tarla, ne kullanılmayan arsa, ne karaltısıyla boğan bir bina, ne gürültüsü müptela eden tren geçidi, ne türlü gelip gideniyle bir dükkan, ne rengarenkliğinin sesi duyulan okul, ne usul usul akan nehir, ne kiri pasıyla müsemma çöp arabası, ne mis kokulu ıhlamur bahçesi yok odamızın dünyaya açılan gözünde. Işığımız apartman boşluğundan doluyor. Nirengisi kayıp bir ömür için nasıl da hoş bir metafor... Milyon yıllık evrenin tekrarına işaret edip avuntu olacak bir karşı pencere bile değil enginliğimiz, boşluğu sınırlayan bir duvar.

Açıp her iki kanadını birden, gecenin kekreleşmiş havasını boşluğun oksijeniyle takas ediyoruz. Günümüz boşluğun içinden yeni serin nefesler çekiyor ciğerlerine. Yıkanan yüzümüzün aynadaki aksi berraklaşmasa da seviyoruz her sabah yenileriyle tanıştığımız şakaklarımıza düşen akları. Herhangi bir hissin temsilcisi olacak tek bir kelimenin yansımasını bulma isteğiyle daha bir dikkat kesiliyoruz aynaya ve kırık bir affın tebessümüyle uzaklaşıyoruz. Sonrası bir ekmek, bir su.

Bazen üstümüze kalın bir fermuar çekip, kulağımıza uzağın seslerini misafir ederek uzun merdivenlerden iniyoruz, penceremizin bakmadığı dünyaya doğru. Yüzeyine görüntümüzün değdiği her yerde hep o bir kelimeyi arıyoruz. İster acı, ister memnuniyet, ister mutsuzluk, ister keyif, ister keder, ister neşe, ister hüzün, ister özgürlük, ister yalnızlık, ister özlem, ister nefret, ister gurur, istek pişmanlık... Bir tek kelime. İçimiz, harflerin cenneti ve cehennemini bekleyen mezarların sükunetinde. Yalnız iki sesin yan yana gelişi için aranıyor ruhumuz. Bir tek 'AH' misal, üzgünlüğün kalesini dikmeye yeter. Yahut tek bir 'SU' aman dileyip ayaklandırır mücadeleyi. Lakin bedenimizin hiçbir toprağında duyguya tekabül eden kelime kutsallığından iz yok. Harflerin kabristanında dua eden yarı yas yarı ümit gibi gözlerimizin altındaki belirginleşmemiş çizgiler, alnımızdaki kıvrımsız duruş, dudaklarımızı ne aşağı ne yukarı bükmeyen yerleşik kabul. Böyle tekdüze bir resmi geçit şeklinde dolaşıyoruz sokaklarda.

Geçmişe saygısından parlayan, her daim bayram arifesi paklığında, durmadan kendine özgü makamıyla eşliği zor bir ezgi mırıldanan, evrenin hızına sırtını dönmek için vefasının asaletinden başka bir şeye ihtiyaç duymayan sakin bir masal perisi dokumuş sanki adımladığımız kenti. Yabancı değiliz birbirimize. Oysa herkes hiç olmadığı kadar el bir diğerine. Kaybolmayız bu şehirde belli, kapılmayız da akışına. Bazı mayalar tutar ya birbirini, sade öyle. Her bir sütununu, kenar köşesini koruyup kollayan özen, nasıl uzak düşebilir ki paramparça edilmiş özverimize? Lakin yolun sonunda simamıza bir kelime nakşedebilir mi, bilinmez.

Kağıdın tükenmez sevdalısıyla birkaç kelam edip dünyayla münasebetimizi kafi bir virgül ardında bırakıyoruz. Omuzlarımıza bir de yorgun çöküklük ekleyip geri dönüyoruz. Daha bir yavaş çıkıyoruz uzun merdivenleri. Varıp boşluğu hapseden duvarımızın resmine, karanlığını örtüyoruz yeniden iki yanından. Akşama erişince, ardında ne olmasını umduğumuzu düşünerek o pencereyi düşlüyoruz. Bir kelime düşse düşlerimizin bir yerine, camın ardı sonsuzla dolacak biliyoruz. Yalnızca bir kelime... Bizi ayırıp ben yapacak, seziyoruz. Geceye itimat ederek bir güne daha kapanıyor gözlerimiz. Bugünü de birlikte kaybediyoruz biz, aynalara yansımayan ben ve aksim.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder