20 Ekim 2013 Pazar

Aksi Kırmızı

Düşler alemini saklı tuttuğum defterimin arasından yırtılmış bir gazete parçası düştü yere. Onunla belirdi Türkü. Kimseler bilmesin diye alelacele kaçırdığım o gazete ilanında gizli ben, ona giden yolun eşiğinde olduğumu anlamak için gözlerindeki o tuhaf ışıltıya dokunmalıymışım demek.

Üstündeki kırmızı, yüzünün hevesli tebessümünü taşıyordu sanki ve fark etmese de heyecanını emmesi için sarıyordu bedenini. Sakındığım hayallerin ortadan ikiye katlanıp defter arası edilmiş gizi okunuyordu bakışlarında. İlk o gün, şehrin uzak evlatlığına doğru başımı yasladığım cama sızdı Türkü. Kapattığım gözlerim yansımasına açıldı. O camdaki aksi kadar olacaktı oysa kaderi, anlamadı. 

İçimde bir yerlerde biriktirdiğim manasız tüm boşluklara sızdı. Yönümü dönmediğim her insan karmaşasını temize çıkardı. Bende bir ben olmayan buldu ki birlikte inandık ona. Kendinden bir yer açtı içimde, onunla şekil aldı. Aklımın, sezgilerimin kenar köşesinde ayrıca bir kapı olup açıldı. Yıllarca ne işe yarayacağını bilmeden koyduğum noktalardan siluetimizi çiziverdi duvarlara.

Sesimin üstünde incecik bir tül gibi salındı sus vakitleri. "Sen anlat" dedi, "Sessizliğimdeki coşkuyu tut nefesinde, al dilimin ücrasındaki kendini, anlat bana." Varlığı kelimelerin ardında kaybolmuş şeffaf bir dünyaydı. Sözün beden giyinmiş haliydi de sanki ellerinin çırpınışı, göz kapaklarının istemsiz hareketi, alnındaki belirgin iz, kaşlarının kavisi, dik tutamadığı boynu birer harf sırtlanıp konuşuyordu. Gözlerinde sesli harf cümleleri kuruluyordu. Tenindeki utangaç arzu havaya karışıp soluğuma doluyordu. Berraklığına halel gelmesin için gürüldemeyen bir su yatağına davetti Türkü. Çocukken damağın alıştığı tatlar kadar katıksız bir adres. Yaşamın yenileri ve çokluklarına karşı unutulmuş bir kavmin inadını sürüyordu uzaklığıyla. Yolların engininde iflah etmeye çalışıyordu topraksızlığını. Halbuki yağdığım bereket, nimeti olup yoksunluk baldıranını söküyordu.

O cama yansıyan yüzüne katınca yüzümü, bir kitap kapağında ışıdı, karşıma dikildi aksimiz. Söylemedim adını. "Bulduğunda, biz alfabesinde okunacağız birbirimizden" dedim. Usul ve duraksız bir makamdı Türkü, ahengine yazılmış bilinmeyen bir dil kayganlığı olup boylu boyunca sardım, sarıldım. Derin uykuların tüy kadar hafif huzur kokusunu duydum koynunda. Yırtılmış bir gazete parçası düştü yere, uyandım. "Hayat kitaplardaki, türkülerdeki değil." dökülüp saçılınca sayfadan zemine, başımı dayadığım camdan yüzüme baktım; aksim kadardı kaderim, anlamadım. Çaresiz bir pişmanlığı taşıyordu üstümdeki kırmızı.