Aziz dostum merhaba,
Şimdi bu afili hitap da nereden çıktı diyeceksin, haklısın. Ama daha önce kullanmamış olmamız geleceğe bir gelenek olarak aktarılmasında da engel teşkil etmemeli değil mi? Böyle eski zaman heveslerim var bilirsin, bu sesleniş de bir yenisi olsun kabul buyurursan.
Kurak ve kimliği tehdit altında bir yaz gecesi yazıyorum sana bu satırları. Kim bilir ne koşullar altında, kim bilir hangi yıldızın yakınında erişecek kelimelerim, bilinmez. Böylesi muğlak bir edebi girizgâhın sebebi oldukça sıradan aslında, malum bu saat farkı mevzusuna yaban kalmaktan kurtulamadım. Bu durumu da zamanla bitmek bilmeyen savaşıma bağlayabilirim elbet, hatta epey de elverişli bir efkâr zemini yaratmış olurum lâkin yeterince hâkimsin bu uyumsuz vakit hezeyanlarıma o yüzden hiç yer işgal etmiş olmayayım şimdi.
Burada bıraktıkların varlığını korumaya devam ediyor, hepimiz gibi kimi zaman azalarak kimi zaman çoğalarak. Sen de farkındasın değil mi nasıl da usuldan bir sızıntı, bir çatlak halinde dâhil oluveriyoruz yaşama ve en bilinmez yanlarına? Yazıyorum çünkü başka yol bulamıyorum başımın içinde nükseden ıssız nöbetlere. Bu sıralar üzerime çöken çok büyük bir geçkinlik hissiyle baş etmeye çalışıyorum. Bu cümlenin ardından kendini alamadan gülümsediğini görür gibiyim. Evet yine haklısın şimdi "Hangi ara emeklilik günlerinden sıyrılabildin ki" diye iç geçirerek başını iki yana sallarken. Malum ki geçkinlik benim beş yaşımdan beri büyüyen kamburum fakat bu sıralar yoruluyorum belimi büken bu aşırı hürmetkâr özürden be canım... Ne yapmalı? Temelde hep bu soruyla geliyorum aslında sana değil mi? Yıllardır her kapını çalışımda şekil değiştirmişse de hep aynı dert hasıl oluyor: Zamana üvey evlatlığım… En eskiye doğru gitmeye çalıştığımda, gömünün dibinde hatırımda kalan "Protest müzik diye kategorize ettikleri de neymiş" diyerek peşinde koşturduğum o beton bahçe zamanı galiba. O gündü belki de miladı; sen o ayaküstü cevabı vermesen belki ben de şimdi sülalesi rahat bir neslin taşıyıcısı olma yolundaydım. ‘Huylu huyundan’ adlı eseri alaylı bir dudak bükmeyle tatbik ediyorsundur şu an, yine haklısın. Zaman geni bozuk bir bünyeyi yine zamanın en nostalji köşesindeki en kuytu detayla başka bir hayat ihtimaline evirmeye çalışmak başlı başına bir maraz değil mi sanki? Dönemin o fiyakalı tarzıyla kendini belirtme uğraşındaki yaşıtlarımızdan derviş edasında ama esasında bir hakir görmeye denk düşen mesafeyle ayrı durmak vatansızlığın kalesi mi oldu dersin? Şimdi de "Kim bu alışveriş sevdalıları, cover da ne demek" diye dolanıyorum mesela etrafta. Nerede hani değişmeyen tek şeyin kendisi değişim?
Aklımın dolambaçları arasında bir yer bulamayan her yadırgama halinde, fonetiğini sevip anlamının sırrına erişemediğim 'algoritma' masasını kurmak üzere acil çağrılar ediyorum kilometre hesabını bile yapamadığım yerlere. Uzaklığının en işlevsel yanı bu olsa gerek. Kim bilir belki hep yanı başımda olsan bu kadar içimde olmayabilirdin. Ben yakını çürütmeye meyilli bir maya barındırıyorum, bunu da bilirsin ve yazının başından beri en derin ve düşünceli tebessümü de şimdi sıradaki noktanın ardından bir es olarak verirsin eminim. Zaman gibi bir diğer belalım da yol oldu, oluyor, olacak ömrün güzergahına bakıldığında. ‘Birbirini daha da uzağa heveslendirmeye meyilli ilginç bir ikiliyiz’ demiştin ya bir keresinde, aldım o nurlu kelimelerini henüz Farsi harflerle yazmayı başarıp uhrevi bir hava katamasam da dimağımın kutsal sözler duvarına astım. Kısmetse alfabeye hâkimiyetim arttığında hat sanatıyla da süsleyip dünyanın kim bilir neresindeki rengini belirleyemediğim odamın aidiyetsizliğine taşıyacağım. Tam da buradaki hüzün geçişi bana bile ağır geldi, şu an yüzünde bulutlu bir iklim hüküm sürmüş ise hor görme, hakkıdır.
Ne vakit mesafemi biraz yakına çekmeye meyletsem işler kördüğümlere bileniyor canım kardeşim nasıl belirleyeceğiz bu sınırları? Ortadoğu haritası gibiyim, kimler hangi kavilleşmeyle çekmiş dikenli telleri bugün bile belli değil. Belki bu yüzden uzak yolların ve zamanların adresi olup sınıyorumdur tüm dünyayı. Belki bu yüzden hiç denk gelmeyen şehirler ile ülkelere ve günler ile yıllara rağmen hep aynı yerinde kendim gibi büyüyen sen, en derinde saklısındır. Tevazu yüklü bir bakış yerleşti şimdi gözlerine, bilirim. Sen de görürsün ki dinler beşiği, etnisiteler deryası diye methiyeler düzülen ama zulmün pervasızlığına layık görülen koca bir Ortadoğu vahasıyım sanki ben. Bu yüzden mi dönüp dolaşıp orada buluyorum acaba kendimi diye bilinçaltı saçakları ardına hiç girmeyeyim şimdi değil mi? Lâkin tükenmiyor adaletsizliğin ve vefasızlığın ebedi yoldaşlığına isyanım neyleyim! Direttikçe direten, bir süre sonra ağlamaktan yorulup uyuyan ama o hınç dolu asık surattan da asla vazgeçmeyen, vicdan azabının vücut bulmuş haliyle bakan çocuklara benziyorum. Şükür ki hiç ihtiyarlamayan bir yer de varmış bak ruhumun yanında yöresinde. Şimdi bundan duyduğum nafile fakat gururlu sevinci paylaşsam, nasıl bir ifade olur yüzünde onu çıkaramadı zihnimin arşivi.
Ne diyeyim şimdi ben sana, bu harfleri niye zayi ettim de kağıdın kalemin başına çöreklendim bilmiyorum. Canım çok yanıyor bazen, belki ondandır. Herkesten, her şeyden. Ama en çok kendimden. Yanılgılarımdan. Aldanışlarımdan. Ve bitmek tükenmek bilmez tekrarlayışlarımdan. İnsan doğası diye bir şey olduğunu ve kurt denen o garip mahluka benzediğini söyleyen saygıdeğer Hobbes, tez savunmasını üzerimizde sürdürmekten vazgeçse artık, olmaz mı? Belli ki hesaba katmadığı bir soy var işte böyle daimi olarak hata verdiğimize göre… Yeniden elden geçirilsin şu 'ezilenlerin antropolojisi' dosyası. Yoksa yani ötekiliğin yasası her an sağlamaya mı tâbi tutulacak, nedir?
Hiçbir söze, hiçbir siteme dahi lüzum kalmayacak kadar boşa çıkıyor ya bazen emek bildiklerin, o zaman bu koskoca evren, hatta meçhul bile olsa ötekisi de bir çöp torbasına sığıveriyor. Büzüşüyor ellerinde her iki kainat, öyle ki kokusundan tiksiniyorsun. Ağzını bağlayıp kapı dışarı etmek de kâr etmiyor maalesef kurtulmak için, koca bir mezbele diyarının leş yüküyle oturup öylece bakakaldığın ellerine de yabancılaşıyorsun. Derken deva niyetine ‘Tutup kendinin ellerinden bir gül ver’ diyen o en derinindeki sesi duyuyor, umutsuzluğunun içinde kendinden bile sakındığın o ıtırlı bahçeye göz ucuyla bakıp yoklama almaya çalışıyorsun. Sonra da sessizliğe dayanamayıp işte böyle yazıyorsun:
268?
Burada!
268?
Burada!